John Locke’u bir popüler kültür figürü olarak tanıtmamalıydım aslında. Lost’un pazarını sürekli genişlettiği ve takipçilerini meraktan meraka koşturduğu bir ortamda bu gevezeliğe düşmek işten bile değildi. Ancak her şeyde olduğu gibi felsefenin de “pop” hâli iç gıcıklayıcı bir şey olarak gözümüze sokulabiliyor bazen. Belki senaristler de yeterince ikna olmuşlardı ki; John Locke’un bedenine bambaşka birini yerleştirdiler: Lost’un en beklenen kötü adamını.
Çok uzun bir zaman önce duyuruldu bu; Lost 6. sezonla birlikte veda edecek. Beşincisi başlarken buraya bazı notlar düşmüştüm. Aradan bir yıla yakın zaman geçti; karakterler son yayınlanan sezonla birlikte beklemediğimiz mecralara sürüklendi. John Locke, David Hume, Mikhail Bakunin, Kate (Jane) Austen, soyadı Hz. İsa’nın çobanlığına gönderme yapan Jack Sheperd, Jeremy Bentham, Faraday, Eski Ahit’e doğrudan gönderme yaptığı muhtemel olan Jacop, Benjamin ve Aaron gibi isimler, “pop-felsefe” diyebileceğim bir çizgide zenginlik sundu bugüne dek. Antik Mısır efsanelerinin kurgu içinde canlanışına tanık olduk. Mitoloji’ye, İslam’a, Hıristiyan ve Yahudi geleneklerine dair referansları özümsedik.
Popüler bir dizinin insanları bu kadar çok şey “öğrenmeye” itmesi enteresan geliyor. 1999 yılında The Matrix piyasaya düştüğünde, onlarca farklı kültürden efsanenin bir bulamaç halinde, adeta yapboz gibi karşımızda belirdiğine şahit olmuştuk. Stanley Kubrick’in Space Odyssey’i ya da Terry Gilliam’ın Brasil’i, Alexis Proyas’ın Dark City’si gibi mitolojiye yaptıkları bariz göndermeler gibi değildi bu. Anaokulunda yaptığımız “kolaj” (bu arada Word bana kolaj yerine “kesyap” kelimesini önerdi) çalışmaları gibi bir şeydi. Hatırlıyorum da, renkli ve parlak el işi kâğıtlarıyla rengarenk bir kartal resmederdim. Onun gibi işte!
Neticede, uzay-zaman eğrisindeki dönüşümlerin bir yerden sonra insanları sıkacağı ve maceradan koparacağı muhakkak. Bu nedenle belki de, karakterlerin flashback’lerine dönüş yapmak yerinde olacaktır. En çok teori üretilen bölümler, karakterden çıkıp zamansal değişiklikler yaptıkları ve bazı ipuçları verdikleri olsa da, ilk üç sezonda derinlemesine izlediğimiz karakter hikâyelerinin yerini hiçbir şey tutmuyor.
Altıncı sezonun ilk iki bölümünü izledikten sonra, insanın her şeye alışan saçma sapan bir yaratık olduğunu hatırladım yine. En olağanüstü senaryoyu, en harika oyuncuları, en muhteşem görüntüleri harmanlayıp muazzam bir eser de vücuda gelse; kanıksıyor insan. Pür heyecan izlerken yeni bölümleri, ‘metal yorgunluğu’ denilince aklımda beliren o “ağır” hâli hissettim. Hâsılı, John Locke için yapılmış o harika müzik “Locke’d Out Again” dinlerken içimde depreşen “tıkanmışlık” belirtilerini, bir kez de dizide gördüm.
Buradan “Lost da bitti ağabeycim!” geyiği yapmak değil maksadım. Sadece bir durum tespiti yapmak; belki de Lost’un havası yeniden sarınca kitleyi, ruhum da iştirak edecek bu karnavala. Şimdilik, oldukça belirgin çizilmiş karakterlerin, olan biten karşısındaki kayıtsız tavırlarını izlemeye devam ediyorum. Jack Sheperd’ı görünce, içindeki o “I’m no superman / Ben Süpermen değilim!” diyen adamı, James Sawyer’a bakınca, “Ben aslında iyi bir adamım da, şartlar bu hâle getirdi” kovboy-culuğunu, Jacop’la kötü adamın savaşına bakınca da, “Gene mi?” nidalarını işitiyorum.
Zaten post-modern yanılsama da böyle bir şey; “Güneşin altında anlatılmadık şey kalmadı!” E, o zaman? “Farklı biçimde bir daha anlat!”
İlginizi çekebilecek başka yazılar
İlgili yazı yokmuş



















parçayı youtube dan dinleme fırsatı buldum da, yorumunuzda haklısınız efendim…bu ne boğucu bir müzik:)
bir soru bu arada: locke’ın dizi başladığında mağdur olup, (artık) şimdilerde böyle bir güç merkezine dönüşmesi size başka şeyler çağrıştırıyor mu:)
bu bir döngü müdür?
locke’un aynı locke olmadığı kanaatindeyim. “içine cin kaçmış” derler ya, öyle bir şey…
ama döngü hususunda, yapacak bi şey yok; gerçekten de mağdur zamanla mağrur olabiliyor.
anaaa lost başlamış!
devekuşu günyüzü gördü sayenizde :)