(Ne varsa eskilerde var Ayasophia’nın 17 Ağustos depremine dair 2 sene önce yazdığı yazısı. Tophanedeki günü hatırladın mı Aya? Çalışmıştık… 2 sene geçmiş üzerinden…)
Normal şartlar altında, bu siteye yazmam için ısrar edilen bazı “ciddi” yazıları reddetmişliğim var. Neticede ucundan kıyısından geyik yapabileceğim, nezih bir ortam diye belledim burayı. Fakat, bugün 17 ağustos tarihini görünce, ciddi bir şeyler karalamanın vaktidir zannımca. Popülist bir tutum gibi algılanmaz umarım. Zaten depremde herhangi bir yakınımı kaybetmediğim, hatta deprem bölgesinde yaşayan tanıdığım dahi olmadığı için o dönemde, vıcık vıcık bir ajitasyon yazamam.
Henüz çocuk denecek yaşlardaydım o zamanlar. Deprem oldu denildiğinde, kafamda çok bir şey belirmedi. Bir tek, abim Adapazarı’na bağlı bir ilçede asker olduğu için, aklıma o gelmişti. Fakat onun da herhangi bir zarar görmediğini öğrenince iyice kafam uyuşmuştu. Günlerce süren medya bombardımanıyla birlikte, artık acıya bağışıklık kazanmıştık. Enkaz altından çıkan yaralı insanların görüntüleri çözülmeye uğramıştı. Seneler geçtikçe de bu çözülme hızla devam etti. Ortada kalan, enkazda yakınlarını kaybedenlerin, sıkıntıya uğramışların “gerçek” acılarıydı sadece.
Müteahhit kavramı üzerinde durmak gerek belki şimdi. İnşaat şirketlerinin çılgın büyüme yaşadığı bir dönemdi aslında o dönem. Türkiye’nin 11 Eylül’ü bile diyebilirim şimdi, cılız sosyal-bilimciliğimle. Deprem binlerce insanı, binlerce apartmanı, binlerce yolu vurduğunda, Türkiye bir gerçeğe uyandı yani. Suçlanacak pek kimse yoktu ortada. Müteahhitler dışında. Zaten onlar da ufak tefek cezalarla sıyrıldılar işin içinden. Prefabrik evler, oradan oraya göçebe hayatlar ve hayatlarının seyri bir gecede değişmiş insanlar kaldı.
Hayatların ne kadar da pamuk ipliğine bağlı olduğunu anladı bazılarımız. Çok farklı hikayeler anlatıldı. Ben de pek çok canlı şahitten haberler dinledim. Gazetelerde ve televizyonlarda anlatılanlardan çok farklıydı. Bu da hayatla, matbuat (kalem ve kamera işbirliği ile) arasındaki derin uçurumun bir temsiliydi. Deniz kumundan evler, nasıl ki güvenli bir yuva illüzyonu yaratmışsa o dönem, deprem sonrası memleketin büsbütün bir yasa boğulduğuna dair bir başka illüzyon da tv’lerde dönüyordu.
Bütün dünya yardıma koştu, gibisinden haberler de çıkmıştı. Abim, enkaz çalışmalarına katılan bir birlikte olduğu için, gerçek haberleri anlatıyordu. Yardımların nasıl dağıtıldığını/dağıtılmadığını. Enkaz esnasında bile “ekmeğinin” peşinde koşan adi hırsızlardan bahsediyordu. 17 ağustos bir enkazın nasıl temizleneceğine dair hiçbir fikri olmayan insanların sabahıydı aynı zamanda. Enkaz yaratmayı adet haline getimiş bir ülkenin, bunu nasıl temizleyeceğini bilemiyor olması kadar da normal bir şey yoktu aslında.
Ufak bir hatırlatma yazısı böyle darma dağınık bir sonuç bildirgesine dönüşsün istemem. Bu sitede böyle bir yazı beklenmiyor belki de… Acı… ama gerçek.
bugün 0, toplam 23 defa okundu...












