Adettendir, yıl biterken, gazetelerde televizyonlarda dergilerde hep bir “bu yıl neler oldu bitti” tarzında haberler yapılır. Herkes bir kulağından tutar meselenin, tabi olan biten de o kadar hızla olup bitmiştir ki, hiçbir şey tam hakkıyla hatırlanamaz. Zaten birileri istatistik yapmışlar, Türkiye’de medya hafızamız 22 günmüş efendim. Bu durumda, 22 gün öncesini zar zor hatırlayan insanlar olarak, 2008 yılında neler olduğunu yahut ne gibi gündemlerle meşgul olduğumuzu hatırlamak da hep cazip gelmiştir. Nostalji duygusunun, yeni yıl aromalı bir yeniden sunumudur esasında bu da, aslında ne yapıldığını ben hiçbir zaman anlamamışımdır. Hani günü 24 saate bölmek gibi ilginç bir hastalığın neticesidir bence. 2008 geçti gidiyor işte, geride bıraktığı bir şey yok. Kim demiş, yıllar insanlara bir şeyler bırakır diye? Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası kadar yapaydır yani.
Yine de durup düşünmek iyidir bazen. Yastığa başını koyduğunda o gün neler olup bittiğini düşünen çocukluğum kadar güzeldir hatta. Öyle ki, çocukken en fazla insanın gününde platonik aşık olduğu mahalledeki kız vardır, o günkü maçta kavga ettiği arkadaşıyla nasıl barışabileceğine dair ince fikirler dolaşır, “büyüyünce ne olacaksın?” sorularına verilecek cevaplar olur. İlla ki, o günün küçük muhasebesinde uykuya mani heyecanlar da olur. Ama nihayet uyunur da, henüz anlaşılamayan rüyalar gelip geçer bilinçten. Ertesi gün unutulur. 2008 de işte böyle çocuksu bir unutma, heyecanlanma, umutlanma arasında gidip geldi sanki bana. Nasıl ki bu ayrıştırmaya çalıştığımız zaman meselesi, bir şeye kadir olduğundan değil de, sürekli bir devinime sahip olduğu için ezip geçiyor bizi; 2008 de işte herkese göreceli bir zamandı ve geldi geçti diyesim geliyor sadece. Madem ki herkes kendince yaşadı geçti 2008′i, ben de ben ne yaşadım bu sene onu anlatayım, siz de çıkarın kendi payınızı sevgili, gözlerinden öptüğüm okurlar.
Nedendir bilemiyorum, her yıl Aralık ayına girerken bir hüzündür kaplar beni. Önemli tarihler sanki hayatımda, doluşmuşlardır içine. Türkiye yakın tarihi açısından da Aralık böyledir hep nedense. Kasım ve Ekim devrimlerin aylarıdır ya bir de. Eylül’ün sonbahar kadar, darbe dolu zamanlara referansı da hüzün verir. Sonbahar kendisi mi sebeptir bu hüzne yoksa, biz hüznümüze bahane mi kılarız mevsimleri düşünmek lazım. Sanırım, hayatımın en acayip zaman dilimini yaşadım bu sene. Türkiye’de değişen çok şey vardı belki, dünyada ciddi dönüşlere sebep olabilecek gelişmeler oldu. Obama başkan seçildi, Ekonomik kriz geldi. Karl Marx bir kez daha haklı çıktı, not edin. Yakın zamanda, “medeniyetler çatışması” tezinin sahibi olan Huntington öldü. Hamas yine saldırdı, İsrail yine “cevap” verdi. Bombalar, yıkımlar, ölümler, kalımlar… Tabi bunlar ancak ve ancak hayatı gazetelerden, televizyonlardan, dergilerden yahut internetten takip ederseniz göreceğiniz şeyler.
Oysa 2008′de misal ben, aşık olmaya çalıştım. Olmadı. Kimse de haber yapmadı ayrıca. Ya da ne bileyim, yazın oynanan Avrupa Şampiyonası maçlarından birini otobüste radyodan dinledim. Benle beraber 48 kişi daha dinledi. Tam kapatmıştık ki radyoyu, maçın beraberliğe gittiğini öğrenip tekrar açtık. Çok güzel bir kitap okudum. Hayatımı baştan sona bir kasvete bürüdü uzunca bir süre. Yine haber olamadım gazete köşelerinde, en azından sevgilisi ile işbirliği yapıp kocasını öldüren kadın kadar yer hak ettiğimi düşündüm hep. Kocası ile sevgilisinin aynı kişi olmadığını fark edince yaşadığı tereddütü o kitaptan okumuştum oysa. Sakinkafa.com kuruldu 2008′de bir de. Hayatımda değişiklik oldu diyebilirim bir bakıma. Yeni insanlar tanıdım, yeni şeyler öğrendim, biraz güldüm, biraz üzüldüm. Bir sitenin de sayfada durduğu gibi durmadığını anladım.
Amca olacağımı öğrendim. Nasipse, bu yaza bir kız yeğenim olacak. Yeni bir hayatın, yirmi yıldır üyesi olduğum bu ailede bir değişiklik getireceğine inancım tam. En azından üç erkek kardeşin arasında, küçük şirin bir varlığın babama ve anneme neşe vereceğini umuyorum. Doğumlar, eğer çok ünlü bir çocuk değilse, haber olmuyorlar gazetelerde. Karamsarlığa batıyoruz sürekli. Karanlık, karanlık üstüne çöküyor. Bu sene çokça sorguladık ya adaleti, adil midir bu kendimize kurduğumuz dünya? Yetmiş milyonluk bir ülkede, “haber değeri” kazanan olayların hep Ay’ın karanlık yüzünden geliyor olması, adalet duygumuzun, vicdan mekanizmamızın neresinde duruyor?
2008 geçerken bir kez daha fark ettim ki, 2000′den sonra durdurmuşum zamanı. Milenyum heyecanından mıydı bilemiyorum, sanki her yeni yıl 2000′lere atılan bir adım gibi geliyor bana. 1900′e girerken de böyle düşünmüş müydü acaba insanlar? 1908′e girerken takvimler, insanlar “ulan ne zaman geldi geçti bu 1900 senesi” diye iç geçirdi mi benim gibi? Yeni yılın umut aşılaması gerekirdi oysa öğretilmiş kutlama retoriğimizde. “Dünya barışı, sağlık ve mutluluk” diliyorum derdi eskiden yılbaşı programlarının ünlüleri. Kaç senesiydi hatırlamıyorum ama, Hülya Avşar bir programını “üç boyutlu” yaptığını iddia etmişti yılbaşında. Gözlük dağıtmışlardı gazete ile. İlla ki dansöz oynardı televizyonda. Eskiden yılbaşından yılbaşınaydı demek ki, dansöz merakımız. Şimdi her köşe başında bulmak mümkün neredeyse.
Zoraki bir batılılığımız, zoraki bir medeniliğimiz, zoraki bir kutlama hevesimiz, umut etmek zorundalığımız varken, 2008′i kapatıp, 2009′a yol almanın neresi “yeni” diye sorarsanız, susup kalırım belki de. “Seneye görüşürüz” gibi şakalar hala yapılıyor. Karikatürlerde, yaşlı ve üzerinde 2008 yazan bir amca yerini 2009 yazan kıyafetiyle bir bebeğe bırakıyor hala. “Yılın son maçı”, “Yılın ilk meclis oturumu”, “yeni yılın ilk bebekleri” gibi klişeler her zamanki heyecanını koruyor. Televizyonda ismi “yeniyıl” olan bebekler görmek eskimedi bir türlü. Bir yıldan ne beklenir ki ey insanlar? Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası kadar manasız bir şey işte dedim ya. 2009 bize ne getirebilir ki? 2008′de bahçesine buğday eken adam, 2009′dan portakal bekliyorsa… İnsan hiç değişmiş midir?
Hadi herkese iyi yıllar…
bugün 0, toplam 2 defa okundu...












