Annem- Geldin mi Ortason bey?
Ortason – Yok anne gelmedim daha minibüsteyim.
Annem – :)
Ortason – Anne her geldiğimde bunu soruyosun sanki gelmedim desem inancaksın.
Annem- Napayım oğlum insanlık hali söylüyorum.
Ocak ayında güney İspanya'ya gitme fırsatım oldu, yeyip içtiklerim benim olsun gördüğüm güzellikleri anlatayım istedim.Öncelikle şunu söyleyeyim, eğer Avrupa’da schengen sınırları içinde yaşıyorsanız, böyle bir geziye çıkmanız çok kolay. Zaman ve para sorunlarınızı çözdüğünüzü varsayarsak tabii. Avrupa içinde çok yaygın olarak uçuşlar düzenleyen ryanair bu iş için biçilmiş kaftan diyebilirim hem de İspanya’nın birçok şehrine sefer düzenliyor. Uçuşunuzdan bir iki ay önce bilet alabilirseniz çok ucuz miktarlara bulabilirsiniz. Hiç ilgili yazı yokmuş, ne ilginç di mi?
"Bir miktar delilik, en kutsal zekadir.....ayirt edebilen göze" (Emily Dickinson) Aysel Gürel... 17. Subat 2008'de kaybettigimiz kadin... I.Ü. Edebiyat Fakültesi, sanat tarihi mezunu, Türkolog, Edebiyat ögretmeni, tiyatro oyuncusu, sair ve sarki sözü yazariydi. Ünzile, Firuze, Sen aglama gibi, daha nice güzel sarkilarin sözlerinin de yazariydi. Cok uzun yillar evvel TV'de kendisini ilk gördügümde "e yok artik, ucmus bu!" demistim...Ama zamanla bana, insanlara yüzeysel bakmamayi, bize cok farkli ve ters gelen özelliklere sahip olan insanlarin da, aslinda nekadar derin, degerli ve sevilmeyi hakeden insanlar olabilecegini... yargilamamayi ögretti. Bizim toplumumuza hep fazla geldigini düsünmüsümdür... Kendisiyle dalga gecenlerle dalga gecen, hatta kendisiyle de dalga gecebilen, icinden geldigi gibi ...
90lı yılların başı. Her şeye karşı en meraklı olduğum zamanlar. Bir şarkı var her yerde duyduğum. Artık nerelere takılıyorsam o dönem. Aman bir şey sanmayın bakkal çakkal yani, öteye gidemiyorum. Belki servis şoförü amcamız da çalıyordur arabasında. Oradan buradan duymuşum işte. Ipod yok o dönemler, acele etmeyin daha çok var icadına. İşte o şarkıyla okuma bayramında mı yoksa öyle özel bir gecede mi şimdi tam hatırlamıyorum bir gösterimiz vardı. Herkes çok mutlu, dans ediyorduk. İlkokul çocuğu neşesiyle, sorgusuzca... “çoolaabenito marianna luiz albertooo…” Öyle saf saf söylüyorduk. Her teneffüste tren olur, Related posts:Güzel Kardeşim Emergency ...Cümbeci Yaşar ...Küçüklüğümün Çizgi Filmi Ninja Kaplumbağalar ...
Sözüm, bu şehirde doğup büyüyenlere değil… Burada doğup büyümemesine karşın, burada doğup büyüyenlerden daha yerli olanlara da, değil… Onlar bu şehrin boğazının, slüetinin, erguvanının, yedi tepesinin, kulelerinin, şarkılarının sahipleri… Bizler çok sonradan geldik, her şey sahipli ve yerli yerindeydi geldiğimizde. Sosyolojik anlamda olmasa bile aidiyet anlamında bu şehrin varoşlarındaydık… * ** Dışarıdan gelip yerleşenlerin, sonradan gelenlere rehberlik ederken sıkça kullandıkları bir cümle vardır: “Bu şehir, önce nefret ettirir kendinden. Sonra da bağımlılık yaratır.” Evet bir çok insan “Uzun kalmayacağım.” deyip başlamıştır bu şehirdeki macerasına ve sonra çocuk, torun vs derken döneceği yere ya omuzlarda döner ya da arkadan gelen nesiller onu “Yakınımızda ...
Şuradaki yüz ifadesindeki canlılığa, ağızdaki rahatlığa omuz ve kollardaki kendine güvene bakın. Usta komedyen duruşu budur işte. Ya da usta demiyelim de, usta komedyen duruşuna sahip komedyen duruşu. Sanki kollarıyla sizi keklik gibi avlayacak bir çevikliğe sahip. Sanki bir o yana bir bu yana espri bombalayacak bir yanar dönerlik var halinde... İşte kabına sığmayan, komedyen budur... Related posts:Dilbilgisi Dersi: “Dahi anlamındaki -de, -da ayrı yazılır.” ...
Küçükken bilgisayarı şimdi kullandığım kadar kullanmıyordum. Genelde dışarı çıkıp akşama kadar top oynuyor,bisiklete biniyor,yerden yüksek gibi oyunlar oynuyordum.Onları oynuyordum ama bana Tasolarla oynaması daha bir neşe, bir sevinç ya da hüzün katıyordu.Çünkü ya yeniyor ya da yeniliyordum.Şimdi ise bu tasoların bir espirisi kalmadı.Kartlar,bilgisayar ve playstation oyunları çıktığı için bu tür tasodur,yerden yüksektir, hatta dışarı çıkıp top oynama bile kalmadı. Related posts:Gündelik Hayat Yanılgıları ...M. Bison’un Hayat Hikayesi ...Hayat Dersi 3: Başlarsan Biter ...
Çok ufak yaşlarımdan beri doğaüstü hikayelere, korku filmlerine bayılırım. Tek çocuk olmam hasebiyle odamda gözlerim faltaşı gibi açık, yatmadan önce annemlerin eş dostla konuşurken anlattığı gizlice dinlediğim perili korkunç hikayeleri tasvir ederek çok zaman geçirdim. Uzun süre annemle babam beni bunlardan uzak tuttular, ama önce halamlardaki beta sonra bize alınan vhs video ile kuzenimle beraber bu çemberi yardık. İlk bilinçli izlediğim korku filmi "Evil Dead" oldu ki başarılı bir film olmasına rağmen beni sarmadı. Daha sonra oldukça iddialı filmleride izledim ama beklediğim gibi olmadı hiçbiri, taa ki "Hayvan Mezarlığı" filmini izleyene kadar. Related posts:İzlenesi Uzak Doğu Filmleri-1 Bir Kim Ki Duk ...
Çocukken düşündüğümüz bir çok ayrıntı olur. Kafamızda ilginç mekanizmalar kurar, sistemler icat eder, senaryolar kurarız. Bu çeşitli hayaller ve düşünceler kimi zaman bir büyüğün gerçekçi planlarıyla son bulur, kimi zaman ise fiziğin ve en önemlisi termodinamiğin acımasız kurallarına çarpan bir devridaim makinası kadar acınacak halde olur. Aslında benim yazacaklarım tam da onlarla ilgili. Related posts:Isı Yalıtımının Saplantıya Dönüşümü ...
Madem ki kuantum fiziği ile felsefe dünyası büyük bir nefes aldı, cevabımız şudur: Hem evet, hem hayır. Çünkü, bu iki zâtın arasındaki "muhabbet" bizim dünyamızın kriterleri ile bir "aşk" değildi. Fakat, aynı muhabbet, çok ileri düzeyde, belki "hayret makamı" içinde bir aşk'tı. Bunu anlamak için, önce "muhabbet" kapısı açılmalı, ardından "hayret makamı" ve Mevlana felsefesinin temeli olan "tevhid" esasları açıklanmalı, son olarak "aşk" bahsine tasavvufî bir giriş yapılmalıdır. Başka türlü, bu işin içinden çıkmanın en kestirme yolu şu oluyor: Mevlana ile Şems arasında eşcinsel bir aşk vardı. Yahut, Şems aslında hiç yoktu veya bir kadındı. Bu çözümlemeler bana hep "basit" ...
Ömrünün her safhasında aynı mekana gidip aynı pozu çektiren bir adamın fotoğraflarını biliyorum. Kronolojik sıra ile baktığınızda her fotoğrafta adamın saçının modeli, giysileri, hatta fotoğraf kalitesi bile çekildiği dönemi yansıtıyor. En güzeli de bir vakit sonraki fotoğraflarda önce eşini görüyorsunuz, sonra sırayla ilk ve sonraki çocuklarını, “an”ı ölümsüzleştiren o karelerde. "Yıllar neleri götürmüş özünden, neleri değiştirmiş / sele mi kapıldın İstanbul yokuşunda" esprisini yapanlar olmuştu, lakin yaşadıklarınızı gülümseyerek anımsayanlardansanız siz de, “ şiddetin ne hoş/ne güzel şefkatin”i mırıldanırken bulabilirsiniz kendinizi. Değil mi ki geçmişin elemi gidiyor, lezzeti kalıyor? Fotoğraf böylesi “süper” bişey işte. Hiçbişey “bitmiş gitmiş” olmuyor. İmkân olsa da bulsak, paylaşsak o çalışmayı. Elimizde ...
31 Mar 09 (21:11) | Ortason yazdı | Hayattan Detaylar | 3 yorum
Annem- Geldin mi Ortason bey?
Ortason – Yok anne gelmedim daha minibüsteyim.
Annem – :)
Ortason – Anne her geldiğimde bunu soruyosun sanki gelmedim desem inancaksın.
Annem- Napayım oğlum insanlık hali söylüyorum.
31 Mar 09 (13:10) | Nohut yazdı | Bilgi Davarcığı | 1 yorum
Resimdeki ne ola ki? Diyecek olursanız. 1875 tarihinde çıkarılmaya başlayan bir kadın dergisi, Ayinedir… 4 sayfadan ibarettir bu dergi.
Küçük bir bilgi…
30 Mar 09 (13:39) | ayine yazdı | Kültürel Köşe | 2 yorum
Ayasophia beylerin “zamana isyan eden şarkılar”ı gibi bir de ‘mekâna isyan eden şarkılar’ vardır. Nerede, hangi ruh haliyle dinlerseniz dinleyin, sizi alıp götüren başka başka yerlere…
Lhasa de Sela’nın el pajaro’su misal, bizim “beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar” kadar bizden gelir, bir vakit sonra İspanyolca bilmiyor olsanız dahi kendinizi eşlik ediyor buluyorsunuz şarkıya.
Aylar sonra nihayet geçenlerde iki doktor arkadaşımla buluştuk. Yalnız kısa bir süre sonra, konuşulanlar günlük meseleler olmasına rağmen benim anlamadığım latince kelimelerle devam etmeye başladı diyalog: anksiyete, ajite, konjenital, korele vb. Misal, “canım sıkılıyor” kadar kolay ifade edebileceği ruh halini, “baş edemediğim duygu-durum bozukluğu yaşıyorum” diyorlar! “Hiç koopere değilim”den sonra isyan ettiğimde artık ben, “aa, ama bunda anlaşılmıycak ne var” deyince arkadaşım (ki yarım saat önce bişeyler kopyalamaya çalışırken (onun ifadeleriyle) “küçücük yedek diske kocaman notebookun 4-5 katı fazla şey sığdığına” ikna olamayan veya ctrl F gibi bir fonksiyonu öğrendiğinde ‘evreka’msı bir mutluluk ve heyecan ile hayatını ne kadar kolaylaştıracağını söyleyen kendisi değilmiş gibi) başladık doktorları asosyal yapan şeylerin çözümü üzerine konuşmaya. Doktor olmayanlarla diyalog kuramamak, hastane dışında anlatacak/paylaşacak bir şey bulamamak şeklinde ortaya çıkan semptomların nedenleri üzerine…
28 Mar 09 (12:14) | naciye yazdı | Afacan Köşe | 1 yorum
Son günlerde, televizyonda izlediğim bazı reklamlara ciddi derecede takmış bulunmaktayım. Amacına ulaşamamış anlam karmaşası dolu bu reklamlar bizi analitik düşünceye sevk etmekte yer yer şüphe ve arızaya yol açmakta. Bu durum bünyemde rahatsızlık hissi yarattığından reklam içeriği ile uyuşmayan konseptleri gördükçe iyiden iyiye tespitlerde bulunmaya başladım. Konuyu tespit ettiğim reklamlardan biriyle örnekleyecek olursam;
Sensodyne diş macunu reklamında doktorumuz macunun dişlerde nasıl bir etki bıraktığını ciddi ve bilimsel bir havada anlatırken, kamera nedense doktorumuzun konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan güzel gözlerine vurgu yapmakta ısrarlı bir tavır izliyor. Seyirci durumu olayla bağdaştıramamanın şaşkınlığı içerisinde izlemeye devam ederken Doktor Hanım anlattıkça anlatıyor kamera da gözlerine zoom yaptıkça yapıyor… Reklamdan geriye akıllarda kalan imge, muhteşem gülüşlerden ziyade muhteşem makyajlı gözler oluyor.
28 Mar 09 (11:48) | Sakin Kafa yazdı | Bilgi Davarcığı | 4 yorum
28 Mart 2009 Sabahı, kafalar’dan Tevfik Bey ile Şemsiefendi Halk Kütüphanesi’ne geldik Üsküdar’da. Ofiste çalışmaktan sıkılmıştık. Ayrıca, kütüphanenin denize nazır ve huzurlu yanları da yaşanmaya değer. He bir de, tebdili mekanda ferahlık vardır. Neyse efendim, kütüphane adabına uygun olarak yüksek sesle konuşamadığımız için, aynı masada yanyana olmamıza karşın Tevfik Bey’le yazışarak haberleşiyorduk. Sonra bir ara, aramızda şu konuşma hasıl oldu. (Tevfik Bey’in yanında olduğum için hiç çekinmeden “hasıl olmak” fiilini kullandım.)
Tevfik: çok ilginç abi
dünya daha çok değişecek
enteresan olan şu ki
tanımadığım birinin interneti üstünden
27 Mar 09 (23:40) | mor paspas yazdı | Hayattan Detaylar | 6 yorum
Taşrada meemur olma hevesiyle hop hop zıpladığım için bir sabıka kaydına ihtiyacım varmış. Sabıka denince aklıma ilk ‘emniyet’ geldi ve emniyet müdürlüğünden alınacak bir belge olabilir dedim. Evvel zaman içinde aldığım sabıka kayıtlarını düşünmek için zorladım beyinciğimi ve ‘adliye, adliye’ diye inledim. Hemen koştum Büyükçekmece Adliyesine. Hiç heveslenmeyin 15 gün -belki 1 ay- kimseye sabıka kaydı vermiyorlar. Çünkü bina 10 metre karşısındaki yeni yerine taşınıyor. Koca koca saksıları yüklenmişler taşıyorlar gerçekten. Ama sabıka kaydı için sistemi taşımak tabii öyle kolay değil, bir ay sürecek. En yakın Küçükçekmece Adliyesi varmış, cennet mahallesinde bulunuyormuş.
Bu sırada ‘Bir işin de rast gitsin!’ fısıltıları sarmıştı dört bir yanımı. Kulaklarımı tıkamaya çalışarak şansımı ertesi gün denemek istedim.
Yeni gün doğduğunda kendimi Üsküdar Adliyesini ararken buldum. Öylece Üsküdar’ın
27 Mar 09 (21:04) | Sizden Gelenler yazdı | Okul Hayatı | 0 yorum
İsmini vermeyen bir okurumuzun okul anısı:
Bursada ortaokuldayım o zaman. Okuldan kaçıp arkadaşım ile stadyuma gittik. Ocak ayıydı kar yağıyordu.maçın ilk yarısı bittikten sonra taraftarlar kartopu yapıp birbirine atıyordu. Arkadaşım bakmak için kafasını çevirdiğinde bir tane kartopu gözüne geldi.Kazadır olur dedik. Daha iki dakika geçmedi ki arkadaşımın aynı gözüne ikinci kartopu da gelmez mi. İkimizde gülelim mi ağlayalım mı şaşırdık. Birdaha okuldan kaçmaya tövbe edip mor gözüne pansuman yaptırmak için hemen doktora gittik. Benim için unutulmaz bir anı bu…
The Curious Case of Benjamin Button filminde benim en çok beğendiğim ve yönetmenini takdir ettiren bir sahne vardı ki filmin hemen her detayı üzerine konuşulduğu halde bu bölüm gözünden kaçtı sanırım birçoğumuzun: taksinin Daisy’ye çarpma/çarpmama ihtimalini anlatan bölüm.
Hani telaş içinde bir yere gitmek için taksi çağıran kadının, tam binecekken bir şey unuttuğunu hatırlayıp geri dönmesi, sonra yolda kırmızı ışığa yakalanmaları, trafiğe neden olan kişiler/araçlar ve şimdi hatırlayamadığım bir sürü detay.
Önceki yazımda Franco Baresi diyince heveslendim sevgili okurlaar:)
Lentini, Donadoni, Costacurta, Albertini, Zenga… Bu isimleri hatırlıyorsanız eğer, siz de artık yaşlandınız demek.. Ehuheuheuhe:) Yaşlanmak da ne kelime sizi artık gömelim bence…
Bunlar İtalyadandı. Peki ya Brezilya karması.
Leonardo, Dunga, Romario, Bebeto…
Almanlara gelince;
Mattheus, Möller, Völler, Hassler…
İşte arkadaşlar dünya yıldızları yukardakilerdi 15-20 sene önce…
Ronaldolar, Messiler yoğtu o zaman…
Yakında bizim zamanımızda bir Bombacı Hüsnü vardı, şut çektimi 50 metreden gol atardı, diye uyduran amcalara dönüşcez…
Acı ama gerçek…
26 Mar 09 (17:54) | Nohut yazdı | Afacan Köşe | 3 yorum
Franco Baresi; defanstan adam geçirmem der. Bir kararlılık ifadesidir bu. Hayali değil, gerçekçi bir kararlılık.
Çocukken, burası benim dediğimiz zaman, “tapusunu göster?” diye sorardık birbirimize. Kimse kapı gibi tapusunu gösteremezdi. Bir kararlılık ifadesi değil, çocuksu bir durağanlık kaplardı içimizi.
Baresi’nin dediğini önemsiyorum bu yüzden. Cannovaro, Stam, Koeman… Hepsi bir yandan da bu yolun yolcusudur. Gözlemlerini hep aynı kararlılık için yaparlar. Ve gözlem sonuçları hep aynı noktada toplanır. “Tapu gibi sağlam olmak.”
İslam filozofları da aynı sağlamlığı akaid-i islamı açıklamak için kullanırlardı.
26 Mar 09 (17:51) | faith no more yazdı | Hayattan Detaylar | 1 yorum
Şu ana kadar kullanmış olduğum, en sevdiğim hikayelerden birinin kahramanın adı olan charles dexter ward müstear ismimi şu an itibariyle bence yaşadığımız şu günlerin anlam ve önemine uygun düştüğü, ayrıca da en sevdiğim gruplardan birinin adı olan faith no more ile değiştirmiş bulunmaktayım.
Bilginize.
Dip not: faith no more üstüne bilahare bir yazı yazmayı düşünüyorum.
26 Mar 09 (17:42) | Nohut yazdı | Kültürel Köşe | 1 yorum
Lichtestein, “ilmik ilmik örülen özlem, tek tek çözülür.” derken, bir tabuyu daha yıkar. “Kurulan kulelerin dimdik ayakta kalması”dır bu tabu. Konu yeni gibi sanılmakla birlikte 12. yy.dan beri tartışılagelmiştir. İbn-i Haldun, Farabi, Buruni, Harezmi, Kant, Hegel… Bir noktasından yakalamıştır bu konuyu hep, günümüzün sürrealist postmodern filozoflarına kadar taşımışlardır bu ikiliyi: tabu ve özlem.
Baudrillard, “Animasyon ve dezanimasyon”da, var olan bütün duyguların bir de yok olan boyutlarından bahseder. Korkunun, acının, güvenin hissedilmesi; bunların yok olmasının da hissedebilmemize bağlıdır. Bu da bir duygusuzluk simülakrası oluşturur. Zihinde boş, duygusuz alanlar meydana getirir.
Her 5 sene olduğu gibi bir beş senenin daha sonuna geldik. Bu 5 sene sonu da seçim telaşı, heyecanı, sıkıntısı vb. duygular görülmektedir.
Seçimde kimi A kimi C kimi M kimi de D partisine oy verecek. Bu vereceğimiz oyları şu benim babamın oğlu diye değil de. Bu adam veya kadın benim gibi düşünür ve hizmeti iyi yapar diyerek oy vermeliyiz kanımca.
Mesela başbakan bir ara benim dedemin arkadaşıydı. Ben bu yüzden vermem oy vereceksem o kişiye, ben o adamı görüşlerime ve onun hizmetine göre seçerim.
24 Mar 09 (13:14) | Sakin Kafa yazdı | Akıl Defteri | 5 yorum
Bazen bizi doğru sonuca götüren şey yanlışlarımızdır. Her durum için geçerli olmasa da, hayatın geneli için geçerli olan cümle şudur kanımca:
En doğrusunu yapmayı beklemektense, yapabildiğin kadarını yapmalı ki, en doğrusuna zamanla yaklaşabil.
Her zaman söylediğim gibi: Bildiğinizi biliyorum, kendim unutmamak, size de hatırlatmak istedim.
Kişisel not: Bu aralar az yazı yazıyorum ama sakinkafa’ya girip şöyle bir baktığımda eksikliğimi hiç hissetmiyorum. Sakin kafalara naçizane beğenilerimi sunuyorum efendim.
Ofiste terlik giyerek, mutluluğun, rahatlığın zirvesine çıkmak isteyen bir tek ben miyim bilmiyorum. Benim gibi her yerde evdeki huzurunuzu arayanlardansanız, ofiste de, terlikle dolaşmak isteyebilirsiniz. Hatta masanın altına küçük bir kilim atıp, terliklerden ayaklarınızı çıkarıp, kilime basmak bile isteyebilirsiniz. Hatta bir teyze ofiste inek sağsın, salatalık yetiştirsin, bir başka teyze bazlama yapsın, haydar emmi tesbih sallasın, kırçoğlu hüseyin dede ayak parmaklarını kaşısın istersiniz. Her taraf tezek dolsun, gübrelerle oynayan çocuklar, sonra tuvaletli derede yüzsün, her taraf soğan koksun diye dualar ediyorsunuzdur. Ama ofis ortamında, terliğe yer yoktur. Kılık-kıyafet-ciddiyet falan filan… Tezek, gübreli çocuklar, hüseyin dedenin ayakları… Hepsi yasaktır ofis ortamında…