sakinkafaatari oyunları

  1. Anca Laf -7- Geldin mi?

    Annem- Geldin mi Ortason bey?

    Ortason – Yok anne gelmedim daha minibüsteyim.

    Annem – :)

    Ortason – Anne her geldiğimde bunu soruyosun sanki gelmedim desem inancaksın.

    Annem- Napayım oğlum insanlık hali söylüyorum.

    Ya da


  2. Ayine Dergisi

    Resimdeki ne ola ki? Diyecek olursanız. 1875 tarihinde çıkarılmaya başlayan bir kadın dergisi, Ayinedir… 4 sayfadan ibarettir bu dergi.

    Küçük bir bilgi…


  3. El Pajaro ile Tayy-ı Mekân

    Ayasophia beylerin “zamana isyan eden şarkılar”ı gibi bir de ‘mekâna isyan eden şarkılar’ vardır. Nerede, hangi ruh haliyle dinlerseniz dinleyin, sizi alıp götüren başka başka yerlere…

    el pajaro

    Lhasa de Sela’nın el pajaro’su misal, bizim “beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar” kadar bizden gelir, bir vakit sonra İspanyolca bilmiyor olsanız dahi kendinizi eşlik ediyor buluyorsunuz şarkıya.


  4. Doktorları Anlayabilme Rehberi

    Aylar sonra nihayet geçenlerde iki doktor arkadaşımla buluştuk. Yalnız kısa bir süre sonra, konuşulanlar günlük meseleler olmasına rağmen benim anlamadığım latince kelimelerle devam etmeye başladı diyalog: anksiyete, ajite, konjenital, korele vb. Misal, “canım sıkılıyor” kadar kolay ifade edebileceği ruh halini, “baş edemediğim duygu-durum bozukluğu yaşıyorum” diyorlar! “Hiç koopere değilim”den sonra isyan ettiğimde artık ben, “aa, ama bunda anlaşılmıycak ne var” deyince arkadaşım (ki yarım saat önce bişeyler kopyalamaya çalışırken (onun ifadeleriyle) “küçücük yedek diske kocaman notebookun 4-5 katı fazla şey sığdığına” ikna olamayan veya ctrl F gibi bir fonksiyonu öğrendiğinde ‘evreka’msı bir mutluluk ve heyecan ile hayatını ne kadar kolaylaştıracağını söyleyen kendisi değilmiş gibi) başladık doktorları asosyal yapan şeylerin çözümü üzerine konuşmaya. Doktor olmayanlarla diyalog kuramamak, hastane dışında anlatacak/paylaşacak bir şey bulamamak şeklinde ortaya çıkan semptomların nedenleri üzerine…


  5. Sensodyne ile Muhteşem Gözler

    Son günlerde, televizyonda izlediğim bazı reklamlara ciddi derecede takmış bulunmaktayım. Amacına ulaşamamış anlam karmaşası dolu bu reklamlar bizi analitik düşünceye sevk etmekte yer yer şüphe ve arızaya yol açmakta. Bu durum bünyemde rahatsızlık hissi yarattığından reklam içeriği ile uyuşmayan konseptleri gördükçe iyiden iyiye tespitlerde bulunmaya başladım. Konuyu tespit ettiğim reklamlardan biriyle örnekleyecek olursam;

    Sensodyne diş macunu reklamında doktorumuz macunun dişlerde nasıl bir etki bıraktığını ciddi ve bilimsel bir havada anlatırken, kamera nedense doktorumuzun konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan güzel gözlerine vurgu yapmakta ısrarlı bir tavır izliyor. Seyirci durumu olayla bağdaştıramamanın şaşkınlığı içerisinde izlemeye devam ederken Doktor Hanım anlattıkça anlatıyor kamera da gözlerine zoom yaptıkça yapıyor… Reklamdan geriye akıllarda kalan imge, muhteşem gülüşlerden ziyade muhteşem makyajlı gözler oluyor.


  6. 28 Mart 2009 Sabahı, kafalar’dan Tevfik Bey ile Şemsiefendi Halk Kütüphanesi’ne geldik Üsküdar’da. Ofiste çalışmaktan sıkılmıştık. Ayrıca, kütüphanenin denize nazır ve huzurlu yanları da yaşanmaya değer. He bir de, tebdili mekanda ferahlık vardır. Neyse efendim, kütüphane adabına uygun olarak yüksek sesle konuşamadığımız için, aynı masada yanyana olmamıza karşın Tevfik Bey’le yazışarak haberleşiyorduk. Sonra bir ara, aramızda şu konuşma hasıl oldu. (Tevfik Bey’in yanında olduğum için hiç çekinmeden “hasıl olmak” fiilini kullandım.)

    Tevfik: çok ilginç abi
    dünya daha çok değişecek
    enteresan olan şu ki
    tanımadığım birinin interneti üstünden


  7. Taşrada meemur olma hevesiyle hop hop zıpladığım için bir sabıka kaydına ihtiyacım varmış. Sabıka denince aklıma ilk ‘emniyet’ geldi ve emniyet müdürlüğünden alınacak bir belge olabilir dedim. Evvel zaman içinde aldığım sabıka kayıtlarını düşünmek için zorladım beyinciğimi ve ‘adliye, adliye’ diye inledim. Hemen koştum Büyükçekmece Adliyesine. Hiç heveslenmeyin 15 gün -belki 1 ay- kimseye sabıka kaydı vermiyorlar. Çünkü bina 10 metre karşısındaki yeni yerine taşınıyor. Koca koca saksıları yüklenmişler taşıyorlar gerçekten. Ama sabıka kaydı için sistemi taşımak tabii öyle kolay değil, bir ay sürecek. En yakın Küçükçekmece Adliyesi varmış, cennet mahallesinde bulunuyormuş.

    Bu sırada ‘Bir işin de rast gitsin!’ fısıltıları sarmıştı dört bir yanımı. Kulaklarımı tıkamaya çalışarak şansımı ertesi gün denemek istedim.

    Yeni gün doğduğunda kendimi Üsküdar Adliyesini ararken buldum. Öylece Üsküdar’ın


  8. İsmini vermeyen bir okurumuzun okul anısı:

    Bursada ortaokuldayım o zaman. Okuldan kaçıp arkadaşım ile stadyuma gittik. Ocak ayıydı kar yağıyordu.maçın ilk yarısı bittikten sonra taraftarlar kartopu yapıp birbirine atıyordu. Arkadaşım bakmak için kafasını çevirdiğinde bir tane kartopu gözüne geldi.Kazadır olur dedik. Daha iki dakika geçmedi ki arkadaşımın aynı gözüne ikinci kartopu da gelmez mi. İkimizde gülelim mi ağlayalım mı şaşırdık. Birdaha okuldan kaçmaya tövbe edip mor gözüne pansuman yaptırmak için hemen doktora gittik. Benim için unutulmaz bir anı bu…


  9. Dört Harf…

    The Curious Case of Benjamin Button filminde benim en çok beğendiğim ve yönetmenini takdir ettiren bir sahne vardı ki filmin hemen her detayı üzerine konuşulduğu halde bu bölüm gözünden kaçtı sanırım birçoğumuzun: taksinin Daisy’ye çarpma/çarpmama ihtimalini anlatan bölüm.

     Hani telaş içinde bir yere gitmek için taksi çağıran kadının, tam binecekken bir şey unuttuğunu hatırlayıp geri dönmesi, sonra yolda kırmızı ışığa yakalanmaları,  trafiğe neden olan kişiler/araçlar ve şimdi hatırlayamadığım bir sürü detay. 


  10. Aklımda kalan fitbolcu isimleri

    Önceki yazımda Franco Baresi diyince heveslendim sevgili okurlaar:)

    Lentini, Donadoni, Costacurta, Albertini, Zenga… Bu isimleri hatırlıyorsanız eğer, siz de artık yaşlandınız demek.. Ehuheuheuhe:) Yaşlanmak da ne kelime sizi artık gömelim bence…

    Bunlar İtalyadandı. Peki ya Brezilya karması.

    Leonardo, Dunga, Romario, Bebeto…

    Almanlara gelince;

    Mattheus, Möller, Völler, Hassler…

    İşte arkadaşlar dünya yıldızları yukardakilerdi 15-20 sene önce…

    Ronaldolar, Messiler yoğtu o zaman…

    Yakında bizim zamanımızda bir Bombacı Hüsnü vardı, şut çektimi 50 metreden gol atardı, diye uyduran amcalara dönüşcez…

    Acı ama gerçek…


  11. Tapu ve Gözlem

    Franco Baresi; defanstan adam geçirmem der. Bir kararlılık ifadesidir bu. Hayali değil, gerçekçi bir kararlılık.

    Çocukken, burası benim dediğimiz zaman, “tapusunu göster?” diye sorardık birbirimize. Kimse kapı gibi tapusunu gösteremezdi. Bir kararlılık ifadesi değil, çocuksu bir durağanlık kaplardı içimizi.

    Baresi’nin dediğini önemsiyorum bu yüzden. Cannovaro, Stam, Koeman… Hepsi bir yandan da bu yolun yolcusudur. Gözlemlerini hep aynı kararlılık için yaparlar. Ve gözlem sonuçları hep aynı noktada toplanır. “Tapu gibi sağlam olmak.”

    İslam filozofları da aynı sağlamlığı akaid-i islamı açıklamak için kullanırlardı.


  12. Müstear isim değişikliği

    Şu ana kadar kullanmış olduğum, en sevdiğim hikayelerden birinin kahramanın adı olan charles dexter ward müstear ismimi şu an itibariyle bence yaşadığımız şu günlerin anlam ve önemine uygun düştüğü, ayrıca da en sevdiğim gruplardan birinin adı olan faith no more ile değiştirmiş bulunmaktayım.

    Bilginize.

    Dip not: faith no more üstüne bilahare bir yazı yazmayı düşünüyorum.


  13. Tabu ve Özlem

    Lichtestein, “ilmik ilmik örülen özlem, tek tek çözülür.” derken, bir tabuyu daha yıkar. “Kurulan kulelerin dimdik ayakta kalması”dır bu tabu. Konu yeni gibi sanılmakla birlikte 12. yy.dan beri tartışılagelmiştir. İbn-i Haldun, Farabi, Buruni, Harezmi, Kant, Hegel… Bir noktasından yakalamıştır bu konuyu hep, günümüzün sürrealist postmodern filozoflarına kadar taşımışlardır bu ikiliyi: tabu ve özlem.

    Baudrillard, “Animasyon ve dezanimasyon”da, var olan bütün duyguların bir de yok olan boyutlarından bahseder. Korkunun, acının, güvenin hissedilmesi; bunların yok olmasının da hissedebilmemize bağlıdır. Bu da bir duygusuzluk simülakrası oluşturur. Zihinde boş, duygusuz alanlar meydana getirir.


  14. Seçimle İlgili

    Her 5 sene olduğu gibi bir beş senenin daha sonuna geldik. Bu 5 sene sonu da seçim telaşı, heyecanı, sıkıntısı vb. duygular görülmektedir.

    Seçimde kimi A kimi C kimi M kimi de D partisine oy verecek. Bu vereceğimiz oyları şu benim babamın oğlu diye değil de. Bu adam veya kadın benim gibi düşünür ve hizmeti iyi yapar diyerek oy vermeliyiz kanımca.

    Mesela başbakan bir ara benim dedemin arkadaşıydı. Ben bu yüzden vermem oy vereceksem o kişiye, ben o adamı görüşlerime ve onun hizmetine göre seçerim.


  15. Bazen bizi doğru sonuca götüren şey yanlışlarımızdır. Her durum için geçerli olmasa da, hayatın geneli için geçerli olan cümle şudur kanımca:

    En doğrusunu yapmayı beklemektense, yapabildiğin kadarını yapmalı ki, en doğrusuna zamanla yaklaşabil.

    Her zaman söylediğim gibi: Bildiğinizi biliyorum, kendim unutmamak, size de hatırlatmak istedim.

    Kişisel not: Bu aralar az yazı yazıyorum ama sakinkafa’ya girip şöyle bir baktığımda eksikliğimi hiç hissetmiyorum. Sakin kafalara naçizane beğenilerimi sunuyorum efendim.


  16. Ofiste giymek için terlik

    Ofiste terlik giyerek, mutluluğun, rahatlığın zirvesine çıkmak isteyen bir tek ben miyim bilmiyorum. Benim gibi her yerde evdeki huzurunuzu arayanlardansanız, ofiste de, terlikle dolaşmak isteyebilirsiniz. Hatta masanın altına küçük bir kilim atıp, terliklerden ayaklarınızı çıkarıp, kilime basmak bile isteyebilirsiniz. Hatta bir teyze ofiste inek sağsın, salatalık yetiştirsin, bir başka teyze bazlama yapsın, haydar emmi tesbih sallasın, kırçoğlu hüseyin dede ayak parmaklarını kaşısın istersiniz. Her taraf tezek dolsun, gübrelerle oynayan çocuklar, sonra tuvaletli derede yüzsün, her taraf soğan koksun diye dualar ediyorsunuzdur. Ama ofis ortamında, terliğe yer yoktur. Kılık-kıyafet-ciddiyet falan filan… Tezek, gübreli çocuklar, hüseyin dedenin ayakları… Hepsi yasaktır ofis ortamında…