Annem- Geldin mi Ortason bey?
Ortason – Yok anne gelmedim daha minibüsteyim.
Annem – :)
Ortason – Anne her geldiğimde bunu soruyosun sanki gelmedim desem inancaksın.
Annem- Napayım oğlum insanlık hali söylüyorum.
Ellerimi uzatıp Bir Bir Toplasam yıldızları Babaannemin saçlarına taksam… Geceleyin balkonumdan göğe bakıp gözümü kırpmadan sabahladığım vakit, bir an mutlaka babaannem geliverir aklıma. Bana ‘yıldızların ve ay’ın bilmediğim hikayesini ilk O anlatmıştı küçükken, öylece de kaldı. O sahne, o gece hala aklımda. Babaannemin yanına sıkışıp yatmak fikri beni hep heyecanlandırırdı henüz bir tıfılken, uyuyamadım diye gözlerimi yalancıktan ovuşturur ya da korkuyorum diyerek sırf bu hikayeleri dinlemek için yatağımdan kalkar yanına giderdim. Rüyalarımı boyamak için tam da istediğim gibi rengarenk Hiç ilgili yazı yokmuş, ne ilginç di mi?
Çok derin ve can sıkıcı bir mevzu, biliyorum... Ama her zaman kakara kikiri yazacak değiliz ya, değil mi efendim? Bir çoğumuz için, bu konu hakkında ahkam kesip "tu kaka!" ya da "çok kötü birşey, aldatanları asıp kesmek lazım, taksim meydanında sallandırmak lazım, kınım kınım kınıyorum!" demesi kolaydır ve bu aldatma eyleminin hiçbir olumlu yönü olmadığı, ahlaken ve vicdanen doğru olmadığı benim için de tartışılmazdır. Sanırım bu konuda hemen hemen her insanla hemfikiriz. Fakat bu yaşıma kadar o kadar çok olaylara tanık oldum ki hayatımda, gerek arkadaş çevremde, dost çevremde, yakın ya da uzak çevremde, gerekse okuduklarım, izlediklerim, duyduklarım, işittiklerim vs . ... ...
Aile ile ilgili en bilinen sözlerden birisi sanırım Goethe'ye ait: "Ailenizi Tanrı belirler, fakat dostlarınızı siz seçersiniz." Evet, cümle aslında "dostluk" odaklı bir vecize. Fakat ben bunu hep aile hakkında düşünürüm. Sanki, evet ailemi ben seçmedim ve bu ailemle ilişkimde çok önemli bir kriterdir, der gibi. Hakkaten de insanın kafasındaki "aile" tanımlamasında, zorunluluk önemli bir esas olmalı. Diğer türlü insan anne ve babasından, hem de kırkından sonra bile değişmelerini, farklı olmalarını, en az kendileri gibi açık görüşlü olmalarını, yahut gidip başkasının annesi babası olmalarını isteyebiliyor. Bunu bir dönem "asi gençlik" tanımı içinde moda nevinden kullandı akımlar, fakat işin aslı şu ...
Gırgır ile ilgili uzunca bir yazı yazacak değilim. Zira onu çalıştığım dergi için yapmaya çalışıyorum ve oldukça zorlanacağım zaten. Ama araştırma yaparken, okurken aklıma gelen birkaç küçük notu paylaşayım en azından. Mizah dergilerini takip edenler bilirler. Sabahlamak, uykusuz geceler çizerlerin en belirgin özellikleridir. Ersin Karabulut bunu çok güzel anlatır bir Sandık İçi'nde. O zamanlar çizdiği Penguen dergisinde tek bir koltuk varmış. Sabahlanan günlerde o koltuk da kapılınca sandalyeleri birleştirip üzerinde yatarmış geceleyin biraz uyuklamak için. Evet sefil çizer portresi anlayacağınız. Uykusuz geceler... Uykusuz dergisi de ismini buradan alıyor zaten. Hiç ilgili yazı yokmuş, ne ilginç di mi?
Harika sahiliyle ünlü olan memleketimde, denize sıfır ve ‘’lüx’’ bir yer olan Sevgi&Barış&Dostluk Cafe'ye arkadaşlarımla sık sık giderdim.Her gidişimizde de manzaraya karşı keyifli sohbetler ederken; çayın kötü olması, servisin kalitesizliği ve başarısız tostlar manzara büyüsünün hafifletici unsur etkisiyle umursanmazdı. Her hesap ödenişinde çemkirir biraz ehemmiyet göstermelerini salık verirdik. Yine güzel bir yaz gününde, akşamüstü arkadaşlarımla denize en sıfır masada oturuyorduk; satranç kuruldu, siparişler verildi çaylar tostlar… Hiç ilgili yazı yokmuş, ne ilginç di mi?
9-10 yaşlarında büyüyünce ne olacağıma dair düşüncelerimin netleştiğini ve pilot olacağımı düşünüyordum. Buna nerden karar verdim bilmiyorum ama soranlara pilot olacağım deyince prestij kazandığımı, beni farklı,başarılı, idealist olarak gördüklerini düşünürdüm. Pilotluk farklıydı, hiçbir arkadaşımdan duymamıştım pilot olmak istediğini nitekim bizim zamanımızda doktorluk, polislik, karatecilik ve komandoluk revaçtaydı. Neyse yıllar yılları kovaladı, lisede mimar olan kuzenlerimden etkilenip sanırım mimar olucam deyip fen bölümünü seçtim, ama matematikle ve kimya ile boğuşurken hayatım aşama aşama kabusa döndü. Lise sonda artık çok geçti ama yine sayısal dersler ağırlıklı dersaneye kayıt oldum. Dönem ortası bu iş olmaycak deyip gizliden evde gitar çalışıp arkadaşlarla grup kurup ...
Sol elimin içinde minicik bir nokta ve etrafında kocaman şişlik. Tam da ayamdaki çizginin ortasından ısırmış, çizgi kızarmış ve elim ortadan ayrılacakmış gibi duruyor. Avuç içi olduğu için sürekli bir yerlere değiyor ve kaşıntı başlıyor. Elimin üstünde, ayak parmaklarımda, omzumda, bacağımda, kolumda fındık büyüklüğünde kızarıklıklar var. Evdeki tüm merhemlerden sürdüm. Antibiyotikli krem, mantar kremi, alerji kremi, yanık kremi, yara kremi… Bir fayda görmedim, iki gündür kaşınıyorum, şişiyorum. İşin ilginç tarafı neyin ısırdığını bir türlü keşfedemiyorum. Ne sinek ne böcek ortalıkta bir şey yok ama birden kolum hatır hutur kaşınmaya başlıyor. Ve minik bir iğne izi oluyor o bölgede. Ah güzel böcekler ...
Yurt disinda mac takip etmek ekstra eforlarin, saat ayarlamalarinin, ic heyecanlarin/firtinalarin yasandigi bir ortam gerektirir. Canli olarak maclari izlemek icin cesitli taklalar atmaniz, bazen de cevredeki insanlara renk vermeden bunu gerceklestirmeniz gerekebilir. Yontemler: Internetten mac yayinlarini canli olarak veren cesitli web siteleri ya da programlar ya da digiturk’un yurt disinda yasayanlar icin hizmete soktugu yuksek cozunurluklu yayin (tabii ki bedava degil)… Hiç ilgili yazı yokmuş, ne ilginç di mi?
Bizim kantin okulumuzun gözde toplanma mekanlarındandı(r). Böyle herkes gelir. Erkekler genelde kızları keser. Kızlar da öyle görmezden gelir. Herkes konuşmaya çalışır birbiriyle. O yüzden çok büyük uğultu oluşur. Belki bir desibelmetre ile ölçülse 70-80 dbi bulabilir. O yüzden herkes birbirini duymakta zorlanır. Genelde herkes arkadaş grubuyla durur ve konuşur. Ben de genelde öyle yaparım. Hatta bazen "Kanka naber sesleri yükselir". Buna ben de dahil. Herkes birbirine kanka der. Yanına bazen tanımadığın bir çocuk gelir "Kanka 50 Kuruş verir misin?" der. Sen de paran olsa bile yok dersin. Ama arkadaşın isterse iş biraz değişir. Vermek istemezsin ama yine de verirsin kızmaması ...
31 Mar 09 (21:11) | Ortason yazdı | Hayattan Detaylar | 3 yorum
Annem- Geldin mi Ortason bey?
Ortason – Yok anne gelmedim daha minibüsteyim.
Annem – :)
Ortason – Anne her geldiğimde bunu soruyosun sanki gelmedim desem inancaksın.
Annem- Napayım oğlum insanlık hali söylüyorum.
31 Mar 09 (13:10) | Nohut yazdı | Bilgi Davarcığı | 1 yorum
Resimdeki ne ola ki? Diyecek olursanız. 1875 tarihinde çıkarılmaya başlayan bir kadın dergisi, Ayinedir… 4 sayfadan ibarettir bu dergi.
Küçük bir bilgi…
30 Mar 09 (13:39) | ayine yazdı | Kültürel Köşe | 2 yorum
Ayasophia beylerin “zamana isyan eden şarkılar”ı gibi bir de ‘mekâna isyan eden şarkılar’ vardır. Nerede, hangi ruh haliyle dinlerseniz dinleyin, sizi alıp götüren başka başka yerlere…
Lhasa de Sela’nın el pajaro’su misal, bizim “beni köyümün yağmurlarında yıkasınlar” kadar bizden gelir, bir vakit sonra İspanyolca bilmiyor olsanız dahi kendinizi eşlik ediyor buluyorsunuz şarkıya.
Aylar sonra nihayet geçenlerde iki doktor arkadaşımla buluştuk. Yalnız kısa bir süre sonra, konuşulanlar günlük meseleler olmasına rağmen benim anlamadığım latince kelimelerle devam etmeye başladı diyalog: anksiyete, ajite, konjenital, korele vb. Misal, “canım sıkılıyor” kadar kolay ifade edebileceği ruh halini, “baş edemediğim duygu-durum bozukluğu yaşıyorum” diyorlar! “Hiç koopere değilim”den sonra isyan ettiğimde artık ben, “aa, ama bunda anlaşılmıycak ne var” deyince arkadaşım (ki yarım saat önce bişeyler kopyalamaya çalışırken (onun ifadeleriyle) “küçücük yedek diske kocaman notebookun 4-5 katı fazla şey sığdığına” ikna olamayan veya ctrl F gibi bir fonksiyonu öğrendiğinde ‘evreka’msı bir mutluluk ve heyecan ile hayatını ne kadar kolaylaştıracağını söyleyen kendisi değilmiş gibi) başladık doktorları asosyal yapan şeylerin çözümü üzerine konuşmaya. Doktor olmayanlarla diyalog kuramamak, hastane dışında anlatacak/paylaşacak bir şey bulamamak şeklinde ortaya çıkan semptomların nedenleri üzerine…
28 Mar 09 (12:14) | naciye yazdı | Afacan Köşe | 1 yorum
Son günlerde, televizyonda izlediğim bazı reklamlara ciddi derecede takmış bulunmaktayım. Amacına ulaşamamış anlam karmaşası dolu bu reklamlar bizi analitik düşünceye sevk etmekte yer yer şüphe ve arızaya yol açmakta. Bu durum bünyemde rahatsızlık hissi yarattığından reklam içeriği ile uyuşmayan konseptleri gördükçe iyiden iyiye tespitlerde bulunmaya başladım. Konuyu tespit ettiğim reklamlardan biriyle örnekleyecek olursam;
Sensodyne diş macunu reklamında doktorumuz macunun dişlerde nasıl bir etki bıraktığını ciddi ve bilimsel bir havada anlatırken, kamera nedense doktorumuzun konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan güzel gözlerine vurgu yapmakta ısrarlı bir tavır izliyor. Seyirci durumu olayla bağdaştıramamanın şaşkınlığı içerisinde izlemeye devam ederken Doktor Hanım anlattıkça anlatıyor kamera da gözlerine zoom yaptıkça yapıyor… Reklamdan geriye akıllarda kalan imge, muhteşem gülüşlerden ziyade muhteşem makyajlı gözler oluyor.
28 Mar 09 (11:48) | Sakin Kafa yazdı | Bilgi Davarcığı | 4 yorum
28 Mart 2009 Sabahı, kafalar’dan Tevfik Bey ile Şemsiefendi Halk Kütüphanesi’ne geldik Üsküdar’da. Ofiste çalışmaktan sıkılmıştık. Ayrıca, kütüphanenin denize nazır ve huzurlu yanları da yaşanmaya değer. He bir de, tebdili mekanda ferahlık vardır. Neyse efendim, kütüphane adabına uygun olarak yüksek sesle konuşamadığımız için, aynı masada yanyana olmamıza karşın Tevfik Bey’le yazışarak haberleşiyorduk. Sonra bir ara, aramızda şu konuşma hasıl oldu. (Tevfik Bey’in yanında olduğum için hiç çekinmeden “hasıl olmak” fiilini kullandım.)
Tevfik: çok ilginç abi
dünya daha çok değişecek
enteresan olan şu ki
tanımadığım birinin interneti üstünden
27 Mar 09 (23:40) | maynuşya yazdı | Hayattan Detaylar | 6 yorum
Taşrada meemur olma hevesiyle hop hop zıpladığım için bir sabıka kaydına ihtiyacım varmış. Sabıka denince aklıma ilk ‘emniyet’ geldi ve emniyet müdürlüğünden alınacak bir belge olabilir dedim. Evvel zaman içinde aldığım sabıka kayıtlarını düşünmek için zorladım beyinciğimi ve ‘adliye, adliye’ diye inledim. Hemen koştum Büyükçekmece Adliyesine. Hiç heveslenmeyin 15 gün -belki 1 ay- kimseye sabıka kaydı vermiyorlar. Çünkü bina 10 metre karşısındaki yeni yerine taşınıyor. Koca koca saksıları yüklenmişler taşıyorlar gerçekten. Ama sabıka kaydı için sistemi taşımak tabii öyle kolay değil, bir ay sürecek. En yakın Küçükçekmece Adliyesi varmış, cennet mahallesinde bulunuyormuş.
Bu sırada ‘Bir işin de rast gitsin!’ fısıltıları sarmıştı dört bir yanımı. Kulaklarımı tıkamaya çalışarak şansımı ertesi gün denemek istedim.
Yeni gün doğduğunda kendimi Üsküdar Adliyesini ararken buldum. Öylece Üsküdar’ın
27 Mar 09 (21:04) | Sizden Gelenler yazdı | Okul Hayatı | 0 yorum
İsmini vermeyen bir okurumuzun okul anısı:
Bursada ortaokuldayım o zaman. Okuldan kaçıp arkadaşım ile stadyuma gittik. Ocak ayıydı kar yağıyordu.maçın ilk yarısı bittikten sonra taraftarlar kartopu yapıp birbirine atıyordu. Arkadaşım bakmak için kafasını çevirdiğinde bir tane kartopu gözüne geldi.Kazadır olur dedik. Daha iki dakika geçmedi ki arkadaşımın aynı gözüne ikinci kartopu da gelmez mi. İkimizde gülelim mi ağlayalım mı şaşırdık. Birdaha okuldan kaçmaya tövbe edip mor gözüne pansuman yaptırmak için hemen doktora gittik. Benim için unutulmaz bir anı bu…
The Curious Case of Benjamin Button filminde benim en çok beğendiğim ve yönetmenini takdir ettiren bir sahne vardı ki filmin hemen her detayı üzerine konuşulduğu halde bu bölüm gözünden kaçtı sanırım birçoğumuzun: taksinin Daisy’ye çarpma/çarpmama ihtimalini anlatan bölüm.
Hani telaş içinde bir yere gitmek için taksi çağıran kadının, tam binecekken bir şey unuttuğunu hatırlayıp geri dönmesi, sonra yolda kırmızı ışığa yakalanmaları, trafiğe neden olan kişiler/araçlar ve şimdi hatırlayamadığım bir sürü detay.
Önceki yazımda Franco Baresi diyince heveslendim sevgili okurlaar:)
Lentini, Donadoni, Costacurta, Albertini, Zenga… Bu isimleri hatırlıyorsanız eğer, siz de artık yaşlandınız demek.. Ehuheuheuhe:) Yaşlanmak da ne kelime sizi artık gömelim bence…
Bunlar İtalyadandı. Peki ya Brezilya karması.
Leonardo, Dunga, Romario, Bebeto…
Almanlara gelince;
Mattheus, Möller, Völler, Hassler…
İşte arkadaşlar dünya yıldızları yukardakilerdi 15-20 sene önce…
Ronaldolar, Messiler yoğtu o zaman…
Yakında bizim zamanımızda bir Bombacı Hüsnü vardı, şut çektimi 50 metreden gol atardı, diye uyduran amcalara dönüşcez…
Acı ama gerçek…
26 Mar 09 (17:54) | Nohut yazdı | Afacan Köşe | 3 yorum
Franco Baresi; defanstan adam geçirmem der. Bir kararlılık ifadesidir bu. Hayali değil, gerçekçi bir kararlılık.
Çocukken, burası benim dediğimiz zaman, “tapusunu göster?” diye sorardık birbirimize. Kimse kapı gibi tapusunu gösteremezdi. Bir kararlılık ifadesi değil, çocuksu bir durağanlık kaplardı içimizi.
Baresi’nin dediğini önemsiyorum bu yüzden. Cannovaro, Stam, Koeman… Hepsi bir yandan da bu yolun yolcusudur. Gözlemlerini hep aynı kararlılık için yaparlar. Ve gözlem sonuçları hep aynı noktada toplanır. “Tapu gibi sağlam olmak.”
İslam filozofları da aynı sağlamlığı akaid-i islamı açıklamak için kullanırlardı.
26 Mar 09 (17:51) | faith no more yazdı | Hayattan Detaylar | 1 yorum
Şu ana kadar kullanmış olduğum, en sevdiğim hikayelerden birinin kahramanın adı olan charles dexter ward müstear ismimi şu an itibariyle bence yaşadığımız şu günlerin anlam ve önemine uygun düştüğü, ayrıca da en sevdiğim gruplardan birinin adı olan faith no more ile değiştirmiş bulunmaktayım.
Bilginize.
Dip not: faith no more üstüne bilahare bir yazı yazmayı düşünüyorum.
26 Mar 09 (17:42) | Nohut yazdı | Kültürel Köşe | 1 yorum
Lichtestein, “ilmik ilmik örülen özlem, tek tek çözülür.” derken, bir tabuyu daha yıkar. “Kurulan kulelerin dimdik ayakta kalması”dır bu tabu. Konu yeni gibi sanılmakla birlikte 12. yy.dan beri tartışılagelmiştir. İbn-i Haldun, Farabi, Buruni, Harezmi, Kant, Hegel… Bir noktasından yakalamıştır bu konuyu hep, günümüzün sürrealist postmodern filozoflarına kadar taşımışlardır bu ikiliyi: tabu ve özlem.
Baudrillard, “Animasyon ve dezanimasyon”da, var olan bütün duyguların bir de yok olan boyutlarından bahseder. Korkunun, acının, güvenin hissedilmesi; bunların yok olmasının da hissedebilmemize bağlıdır. Bu da bir duygusuzluk simülakrası oluşturur. Zihinde boş, duygusuz alanlar meydana getirir.
Her 5 sene olduğu gibi bir beş senenin daha sonuna geldik. Bu 5 sene sonu da seçim telaşı, heyecanı, sıkıntısı vb. duygular görülmektedir.
Seçimde kimi A kimi C kimi M kimi de D partisine oy verecek. Bu vereceğimiz oyları şu benim babamın oğlu diye değil de. Bu adam veya kadın benim gibi düşünür ve hizmeti iyi yapar diyerek oy vermeliyiz kanımca.
Mesela başbakan bir ara benim dedemin arkadaşıydı. Ben bu yüzden vermem oy vereceksem o kişiye, ben o adamı görüşlerime ve onun hizmetine göre seçerim.
24 Mar 09 (13:14) | Sakin Kafa yazdı | Akıl Defteri | 5 yorum
Bazen bizi doğru sonuca götüren şey yanlışlarımızdır. Her durum için geçerli olmasa da, hayatın geneli için geçerli olan cümle şudur kanımca:
En doğrusunu yapmayı beklemektense, yapabildiğin kadarını yapmalı ki, en doğrusuna zamanla yaklaşabil.
Her zaman söylediğim gibi: Bildiğinizi biliyorum, kendim unutmamak, size de hatırlatmak istedim.
Kişisel not: Bu aralar az yazı yazıyorum ama sakinkafa’ya girip şöyle bir baktığımda eksikliğimi hiç hissetmiyorum. Sakin kafalara naçizane beğenilerimi sunuyorum efendim.
Ofiste terlik giyerek, mutluluğun, rahatlığın zirvesine çıkmak isteyen bir tek ben miyim bilmiyorum. Benim gibi her yerde evdeki huzurunuzu arayanlardansanız, ofiste de, terlikle dolaşmak isteyebilirsiniz. Hatta masanın altına küçük bir kilim atıp, terliklerden ayaklarınızı çıkarıp, kilime basmak bile isteyebilirsiniz. Hatta bir teyze ofiste inek sağsın, salatalık yetiştirsin, bir başka teyze bazlama yapsın, haydar emmi tesbih sallasın, kırçoğlu hüseyin dede ayak parmaklarını kaşısın istersiniz. Her taraf tezek dolsun, gübrelerle oynayan çocuklar, sonra tuvaletli derede yüzsün, her taraf soğan koksun diye dualar ediyorsunuzdur. Ama ofis ortamında, terliğe yer yoktur. Kılık-kıyafet-ciddiyet falan filan… Tezek, gübreli çocuklar, hüseyin dedenin ayakları… Hepsi yasaktır ofis ortamında…