Efendim meydanlara bu harika ikilem ile geri dönüyorum. Hatta bir üçlem yarattım. Helikopterimle pırpır iniverdim. Son günlerin reklamlarında duyduğumuz bıyıklı mı, bıyıksız mı gibi çok önemli soruların yanına bir tane de ben ekliyorum. ‘Gitsek gitsek Ankara’ya nasıl gitsek?’ Ya da Ankara’daki yurttaşlarımızın diyeceği gibi ‘Gitsek gitsek İstanbul’a nasıl gitsek?’ Otobüsle mi, uçakla mı, trenle mi?
Merak etmeyin olayı çözümleyeceğiz. Hiç üzülmeyin, kafanızı karıştırmayın, sakince arkanıza yaslanın ve okumaya devam edin. Öncelikle tren ile başlayalım. Trenler entellerin biricik mekanı, çuf çuf nostalji olayı, tıngır mıngır raydan gelen sesler, yeşil ovalar, tüneller, vagonun camının her an kırılacak gibi çırpınması falan filan. Vaktiniz bolsa her zaman öncelikli tercih trenler olabilir. Ankara’ya gelen ve İstanbul’a devam eden birkaç ekspres var. Kimisi 8 kimisi 9-10 saat sürüyor. Ya da bol


Çok ufak yaşlarımdan beri doğaüstü hikayelere, korku filmlerine bayılırım. Tek çocuk olmam hasebiyle odamda gözlerim faltaşı gibi açık, yatmadan önce annemlerin eş dostla konuşurken anlattığı gizlice dinlediğim perili korkunç hikayeleri tasvir ederek çok zaman geçirdim. Uzun süre annemle babam beni bunlardan uzak tuttular, ama önce halamlardaki beta sonra bize alınan vhs video ile kuzenimle beraber bu çemberi yardık. İlk bilinçli izlediğim korku filmi “Evil Dead” oldu ki başarılı bir film olmasına rağmen beni sarmadı. Daha sonra oldukça iddialı filmleride izledim ama beklediğim gibi olmadı hiçbiri, taa ki “Hayvan Mezarlığı” filmini izleyene kadar.
Ufakcıktım o zamanlar, Sedat Balkanlı, Saffet Sancaklı ile beraber kornerleri, yan topları gole çevirirdi. Defans oyuncusuydu gerçi Sedat ancak bonustan goller kazandırırdı takımına hava toplarından. Çocukken gol atan futbolcuyu seversin en çok, en iyi onlardır senin gözünde. Ben de hava toplarının bu usta ismini çok iyi bir futbolcu olarak belleğime kazımışım. Allah rahmet eylesin…
Sakin Kafa Bey sağolsunlar, İbrahim Tatlıses örneği üzerinden, sanatçının “ufak dağları ben yarattım” duruşuna parmak soktu. Bendeniz de uzun zamandır bu mevzu üzerine düşündüğüm için, biraz açayım istedim. Zaten boş vakti bol olan bohem bir insan olduğum için de, paso düşünüyorum aklıma gelenleri. Nohut bilir. Neyse işte, sanatçı adamın, yahut mesela bir akademisyenin, televizyondaki kimselerin kibirli olması hususunda bir şeyler söylemek istiyorum. Zira bu mevzu da, halk masum, sanatçı bütün günahı üstlenen kimse değil bence. Yahut “halk seviyesi” denilen şey, illa ki bir seviye düşürme durumu değil. 


Fırat’ı çok sevdiğim için resmini çizdim. Ona gösterdim ama bana hayaletli adam muamelesi yaptı. Kafasındaki yuvarlakları istedi, bişeyler yapcakmış onla. Tel sandı herhalde.
Bu heyecanı yaşanan şey de ne olsa gerek? diye düşünenler varsa kelimlerinin ilk harflerini yanyana koysunlar ve okusunlar. Ne çıkıyor bir bakalım…
İbrahim Tatlıses
“
Gecen gün bir bayan arkadasimla alis verise ciktik.
İsmail YK’ya maruz kalmama yol açan kasetçi dükkanı artık yerinde yok. Bu iyi haber gibi. Tabi benim açımdan iyi haber. Kasetçi dükkanının yerinde olmaması, sahibi ve ailesi açısından “kötü” haber. Bir çıkış yolu bulabilmelerini diliyorum… Fakat şimdi onun yerinde Etsiz Çiğ Köfte satan ünlü bir marka var. Bilmem kaç bin yıllık lezzet sloganıyla, -bence- acayip leziz bir tadı sunuyorlar. Gerçi şimdilerde çok sayıda bu çiğ köftecilerden türedi. Önceleri sadece ehlinin yaptığı ve özel bir hadise olan çiğ köfte, artık önemli bir pazara sahip ve neredeyse her köşebaşında bulunabiliyor. Gıda ürünleriyle ilgili bir düzenlemeden ötürü de sadece “etsiz” satılabiliyor. Aramızda “Gıda Mühendisi” olanlar var, onlar bizi aydınlatır sanıyorum…
Efenim, bugünki konumuz (Alamanya) “Türk dügünleri”.
Şu sıralar Emre Aydın da söylüyor bu hatıralarımıza sinmiş parçayı. Ama nedense orjinali hep daha güzel geliyor bana. Hatıraları canlandırdığı için olsa gerek. Yok öyle melankolik şeyler değil hatıralardan kastım. Zaten sitede şu sıralar, Kurbağa Prenses’in yasına ağlamaktayız günbegün (Allah kurtarsın sevgili yazarımızı). Ben sizlere daha “sakin” bir yazı okutmak dileğindeyim.
Bugün farkettim bu kelimelerin özdeş köklerini: serve. Bir dilbilimci değilim ama sanırım herşey açık. İngilizce bilmeyenler için kısa tanımlarını yapmak isterim.













