Biz kronik İstanbullular (dün bir çocuğun tişörtünde gördüğüm ‘kronik öğrenci’den ilhamen), baba evinden çıkarken gelinin, “hem ağlarım hem giderim”i gibi, şikâyet ederiz ama severiz, hem aşkla bu şehri, “bu şehre benzeyen yanlarımı”zı…
Kaç zamandır Cumalar hemen geliyor, hafta sonları hemen geçiyor. Annelerin yüzlerine telefonlar kapatılıyor “müsait olduğumda arıycam”larla, gazetede “mutlaka okumalıyım” denen kısımlar özenle kesiliyor, ‘müsait’ olunduğu zaman okunmak üzere, lakin bir vakit sonra topluca çöpe… İlham geliyor, yazacak vakit olmuyor, o kadar yani. Serdar Ortaç şarkıları dahi karşılık buluyor bünyelerde: “hayat, beni neden yoruyo(r)sun”.
Zaman ile mekân birbirleriyle çok alakalı kavramlar. Fotoğrafik hafızası olanlar bilir bunu en iyi. Mevzu, “Time is a location”a kadar gider aslında ama ben başka bir boyutundan bahsetmek istiyorum hadisenin: mekân değiştirdiğinizde zamanın nasıl da genişlediğinden, eskilerin ‘bast-ı zaman’ dedikleri şeyden, yani zamanın bereketlenmesi, az zamanda uzun bir zaman yaşamış olma hâli.
Einstein’ın İzafiyet Teorisi de işte tam bunu söylemiyor mu?