sakinkafaatari oyunları

  1. reklamDarbeleri ve Yakın Tarihi DAHA İYİ ANLAYABİLMEK İÇİN…

    Türkiye’nin demokrasi mücadelesini sekteye uğratan darbelerin üzerinden yıllar geçmiş olsa da, hala karanlıkta kalan pek çok nokta var. Darbelerle ilgili haberlerin son günlerde, gündemin üst sıralarında yer alması da bunun göstergesi. Gün geçmiyor ki tarihin tozlu raflarında kalmış yeni bir belge gündeme damgasını vurmasın… Hiç şüphesiz ki bunda Türk halkının demokrasiye ve kazanımlarına eskisine nazaran daha sıkı sarılmasının büyük payı var.


  2. Şark Usulü New Age: Azam Ali

    azam-ali1Belki dinlediğim en etkileyici kadın vokal Azam Ali. Sesini bir enstrüman gibi kullanabiliyor.  Şarkı sözlerini kendi yazıyor, sinema projelerinde yer alıyor(en bilineni Matrix Revolution) ve dünyanın değişik yerlerinden birçok sanatçıyla ortak çalışmalar yapıyor(Türkiye’den Mercan Dede ve Ömer Faruk Tekbilek misal) . Viyolonsel, klasik gitar, ud, zil, tef ve kemandan müteşekkil, böyle ortaya karışık enstrümanlarla yapılan müziğe Azam Ali’nin büyüleyici sesi de eklenince ortaya enfes şarkılar çıkıyor.  Kendine has dansı, kendisiyle özdeşleşmiş zilleri ve Rapunzel saçları ile de dikkatleri üzerinde toplamayı başarıyor.


  3. Orhan Gencebay ve Cemal Safi

    safi2orhan4

    Hani bazı ikililer vardır, birbirine çok yakışır ya?

    Raki ve Balık

    Domates ve Peynir

    Hüzün ve Gece

    Aşk ve Şiir

    …gibi.

    Bana göre Orhan Gencebay bestesi ve Cemal Safi sözleri de öyle.

    Orhan Gencebay şarkıları için söylenecek çok şey var, o konuya hiç girmeyeceğim yoksa sayfalarca bitmez. Hemen hemen hepsi birer şaheser… Fakat bazı şarkıları var ki ilk dinlediğimde çok etkilenmiştim, hem müziklerinden hem sözlerinden. Hani insana “güfteyle beste bukadar mı güzel yakışır birbirine” dedirten türden.
    Ve tam da o şarkıların sözlerini kim yazmış acaba diye bakip, araştırdığımda hep Cemal Safi çıkıyor karşıma.


  4. Durusu / Terkos Gölü Piknik Yerleri

    twilight_meadow_picnic_by_elocinaquiHafta sonu ne yapsam diye düşünenlere en iyi önerim; piknik yapın… Toplayın ahaliyi, kapın mangalınızı , bütçenize göre et, yeşillik, meyve …Ve başlayın piknik serüveninize…Şimdi İstanbul sınırları içinde nerede piknik yapacağız kardeşim diyenlere aha da başlık.. Başka yerlerde var tabii. Anadolu yakasında Polonezköy, Karasu, Şile, Sapanca gibi. Ama insan kendi tecrübelerini anlatmalı değil mi! Kulaktan dolma bilgiler toplumumuzun en büyük yarası! Millet sağdan soldan duyduklarını, kendi yaşamış gibi anlatır ya , işte o hesap…

    Piknik için ideal bir bölge çatalca durusu bölgesi. Durugöl eski adıyla Terkos Gölü, İstanbul’un Avrupa yakasının temel su ihtiyacını karşılayan en önemli alan.  Durugöl etrafında bir sürü piknik alanı var.  Bunlardan biri; Balaban köyü: köy Durugölün içine sokulmuş bir yarımadanın ucunda yer alıyor. Köyün hemen girişinde büyükçe bir piknik alanı var


  5. Derviş Zaim’in Nokta’sı

    noktakap1241119706Türkiye sinemasının geç kalmış bir “yönetmen sineması” (Auteur Sinema) hesaplaşması var. Fransa’da 1960′larda çıkan ve bütün Avrupa’da kabul gören bu tarz sinema, yönetmenin ticari kaygısını aşıp “sanat” adına film yapması bir bakıma. Türkiye’de 1960′larda bazı denemeler var, fakat ideolojik sinema ile yollar kesişiyor. Yılmaz Güney, iyi bir sinemacı ama tam da “auteur” değil. Sanat için yapmıyor. Toplumcu Gerçekçilik var o dönem. Metin Erksan’ın birkaç denemesi var, fakat karşılık bulamıyor. O da küsüyor sinemaya. Sevmek Zamanı, Kuyu… Berlin’de bile Susuz Yaz ödül alıyor. Sevmek Zamanı estetik bir şaheser, hikayesi katmanlarla dolu, “yeni” bir film. Susuz Yaz, daha ideolojik.

    Yeni dönemde, Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz’un daha meşhur olduğu bir ekip var. Reha Erdem bence en ateşlisi. Derviş Zaim en farklısı. Her şeyden önce, Zaim’in sineması yeni teknikler arıyor. Semboller ya da yönetmene has bazı numaraların dışında, yepyeni bir sinema dili denemeleri yapıyor.


  6. Dest-i izdivac

    izdivac2Bir süre evvel TR’ye ailemin yanina gittigimde, buradayken hic izlemedigim  TV programlarini izlemek zorunda kaldim onlarla birlikte (TV hic izlemiyorum sayilir, youtube yetiyor bana bazi seyler icin).
    “Dest-i izdivac” programlari… genci – yaslisi, kadini – erkegi, dulu – bekari.  Herkesin gelip  “ben evlenmek istiyorum, bana es bulun” dedigi cöpcatan tarzi programlar.
    Aman Allah’im, ne cok evlenmek isteyen insanlar varmis Türkiye’de?!

    Bir de benim gibi ömrü boyunca hic bir zaman maddiyata önem vermeyen biri  olarak (hele iliskilerde), insanlarin ilk sordugu sorulardan biri olan  ”aylik geliriniz nekadar? eviniz, arabaniz, maliniz mülkünüz var mi? nelerdir?” gibi seyler soruldugunda sasirdim…ama anlamiyor da degilim tabii ki, maalesef günümüzde gecim derdi büyük bir sorun… “varlik sevinctir, yokluk dövüstür” demis büyüklerimiz; ben bu lafi oldum olasi hic sevmesem ve benimsemesem de, dogruluk payi da yok degildir elbette,  ne yazik ki.


  7. Ne Umduk? Ne Olduk?

    20090406035917_evrim9-10 yaşlarında büyüyünce ne olacağıma dair düşüncelerimin netleştiğini ve pilot olacağımı düşünüyordum. Buna nerden karar verdim bilmiyorum ama soranlara pilot olacağım deyince prestij kazandığımı, beni farklı,başarılı, idealist olarak gördüklerini düşünürdüm. Pilotluk farklıydı, hiçbir arkadaşımdan duymamıştım pilot olmak istediğini nitekim bizim zamanımızda doktorluk, polislik, karatecilik ve komandoluk revaçtaydı.

    Neyse yıllar yılları kovaladı, lisede mimar olan kuzenlerimden etkilenip sanırım mimar olucam deyip fen bölümünü seçtim, ama matematikle ve kimya ile boğuşurken hayatım aşama aşama kabusa döndü. Lise sonda artık çok geçti ama yine sayısal dersler ağırlıklı dersaneye kayıt oldum. Dönem ortası bu iş olmaycak deyip gizliden evde gitar çalışıp arkadaşlarla grup kurup müzisyen olmaya karar verdim.


  8. uyanis2O kadar “zaman” dedik; genişler, daralır dedik. Fakat asıl ortada olan şey, bu genişleyip daralma hadiselerine sebep olan “değişimler” midir? Bence öyledir. Hem ne demiş Karl Marx amcamız: “Hayatta değişmeyen tek şey değişimdir.” Koskoca adam, bir bildiği vardır da söylüyordur diyerekten, Marxist görüşün “Bilgi, değişimden ortaya çıkandır” sözü üzerine konuşmak lazım. Zira hiç değişmeyen, sabit kalan şeyler var mıdır? Bunu düşünmek durumundayız bazen. Çünkü insan bu zalim çarkların arasında değişimden değişime koşarken, geri dönüp zamandan ve mekandan bağımsız olarak sapasağlam durabilen bir “zemin” arayışına giriyor. Dalgalanıp da durulmanın yolu da böylece, dalgakıranların sapasağlam oluşuna, sahillerin yerinde tam ve kesintisiz olarak durmasına yahut okyanusların ve denizlerin altlarındaki o kocaman “yatakların” eksilmeyişine bağlı oluyor.


  9. Yeni Nesle ‘Eski Kafa’

    eski-kafa

    Can Dündar bir yazısında, bir filmi kaleme alanın kadın olduğunu anlamanın çok kolay olduğundan söz eder Aşk ve Gurur’dan bahsederken ve başlar sıralamaya senaristini ele veren detayları: yere düşürülen mendillerden, kızların saçlarına bağladıkları renkli kurdelelerden, uzun pelerinli, saçları rüzgârda savrulan ‘beyaz atlı prens’ten filan (filmin sonundaki “your hands are cold” kısmı bile yeter aslında sadece ).

    Yeni keşfettiğimiz Eski Kafa isimli mekânda da incelikler hep bir ağızdan söylüyorlar bir şair elinden çıktığını. Lakin haykırır gibi değil, yağmur tanesinin toprağa düşüşü gibi.

    Ellerimizin Büyük Boşluğu” ile tanımış bulunduğum şair/yazar Mevlana İdris ve iç mimar eşinin Fatih Atpazarı’nda açtıkları şipşirin bir cafe/restoran Eski Kafa.


  10. Japon balığım ölüyor…

    black_moor_goldfishİşte evcil hayvan beslemenin en kritik noktasına geldik. Sevgili varlığı kaybetme noktası. Üç gündür balığımı iyileştirmek için birçok yolu denedim. Ama bugün anladım ki kurtulmayacak, ölecek. Bu yazıyı da yazıyorum ki belki böyle bir durumla karşılaşan birileri balığını kurtarabilir.

    10 gün kadar önce 3 tane Japon balığı ve yaklaşık 8 litrelik bir fanus aldım. İlk günler her şey çok güzeldi. 1 tane tül kuyruk, 1 tane altınbaş ve 1 tane siyah teleskop balığı gül gibi geçinip yüzüyorlardı. Kuru yemlerini löp löp yutuyorlardı. Sonra bir fark ettim kabız olmuşlar. İyileşmeleri için yeşillik vermem gerekiyormuş. En etkili ve besleyici olan bezelyeleri haşladım kabuklarını soydum, minik parçalara bölüp verdim. Siyah balığım -Kalimero- dışında diğerleri yedi. Ama o ne bezelye ne de yem yiyordu, öylece durgunca bir köşede duruyordu. Biraz araştırma yaptım ve öğrendim ki meğer Japon balıklarına fanusta bakılmazmış, filtre sistemli bir akvaryum ve 1 balık için en az 10 litrelik su alanı gerekliymiş. Belki diğer balıklar


  11. Gereksiz sorular

    aynaTaa cocuk yasta tanisiriz bu gereksiz sorularla.

    -anneni mi daha cok seviyorsun babani mi?

    Ve hayatimizin her döneminde, her alaninda kurtulamayiz. Kendimiz de sorariz bircok zaman, gereksiz oldugunu bile bile .
    Yani sadece Reha Muhtar’a  (”kacmak icin mi kazdiniz o tüneli?” …yok uzun essek oyniicaktik!)  ya da magazinci/paparazzilere mahsus bir özellik degildir asla.

    -uyudun mu?
    -ah…sen miydin, geldin mi?
    -bir soru sorabilir miyim?
    -ciddi misin?
    -beni seviyor musun? (üstelik bir de en romantik anlarda sorulur)
    -evde misiniz? (ev sahibi kapiyi actiginda sorulur genelde)
    -eee, sonra?

    Karsiligi  “sanane?”, “kör müsün?”, ya da “takdir-i ilahi” olan sorular bütünüdür kisacasi.


  12. En İyi Eurovision 2009

    eurovision-2009Bu sene Eurovision Moskova süperdi. Hadise’nin 4. olması dışında. Sahne, etkinlikler, grafikler ve şarkılar çok güzeldi. Rusya gerçekten bu işe çok önem vermiş. Düzenlemelerde ve sahnede çok özen göstermiş. Bilmem kaç ton ağırlığında camlar getir(t)miş. Ayrıca şu ana kadar yapılmış olan eurovision sahnelerinin en büyüğüymüş. Ayrıca her bir şarkıda bir Rusça kelime öğrenmek de hoş gerçekten. Daha önce böyle şeyler yaptılar mı bilmiyorum ama yine de gayet güzeldi. He bir de şu Uzaydan start vermeleri süperdi ayrıca.
    Bu Eurovision’un ilk 5′i şöyleydi:
    1-Norveç- Fairytale
    2-İzlanda- Is It True
    3-Azerbaycan- Always
    4-Türkiye- Düm Tek Tek
    5-Birleşik Krallık- It’s my time


  13. vs-skiing-50Biz kronik İstanbullular (dün bir çocuğun tişörtünde gördüğüm ‘kronik öğrenci’den ilhamen), baba evinden çıkarken gelinin, “hem ağlarım hem giderim”i gibi, şikâyet ederiz ama severiz, hem aşkla bu şehri, “bu şehre benzeyen yanlarımı”zı…

    Kaç zamandır Cumalar hemen geliyor, hafta sonları hemen geçiyor. Annelerin yüzlerine telefonlar kapatılıyor “müsait olduğumda arıycam”larla, gazetede “mutlaka okumalıyım” denen kısımlar özenle kesiliyor, ‘müsait’ olunduğu zaman okunmak üzere, lakin bir vakit sonra topluca çöpe… İlham geliyor, yazacak vakit olmuyor, o kadar yani. Serdar Ortaç şarkıları dahi karşılık buluyor bünyelerde: “hayat, beni neden yoruyo(r)sun”.

    Zaman ile mekân birbirleriyle çok alakalı kavramlar. Fotoğrafik hafızası olanlar bilir bunu en iyi. Mevzu, “Time is a location”a kadar gider aslında ama ben başka bir boyutundan bahsetmek istiyorum hadisenin: mekân değiştirdiğinizde zamanın nasıl da genişlediğinden, eskilerin ‘bast-ı zaman’ dedikleri şeyden, yani zamanın bereketlenmesi, az zamanda uzun bir zaman yaşamış olma hâli.

    Einstein’ın İzafiyet Teorisi de işte tam bunu söylemiyor mu?


  14. Beni bu kötü havalar mahvetti…

    is1Bu Almanya havasi insani resmen bunalima sokar.
    Söyle pencerden disari bakiyorum da deminden beri…Mayis’in tam ortasindayiz, yaza yaklastik ve su havaya bakiniz… kapali,puslu, islak… gri bir gökyüzü.

    Aslinda insanin “icindeki hava” önemlidir herzaman. Cünkü disarisi güllük  gülistanlik da olsa, hic keyfiniz yoksa, moraliniz berbatsa, o günesli gökyüzü de neselendiremez sizi. Ya da tam tersi…disarida firtinalarda kopsa, yagmur da yagsa, cok mutluysaniz, icinizde actigini hissedersiniz o günesin…


  15. İstanbul Türkçesi

    eski-istanbul-fotograflari_eminnoEvet sevgili okurlar başlıktan da anlaşılacağı gibi, bütün gün bunaltıcı sıcaklarda İstanbul sokaklarını arşınlayınca, İstanbul konulu bir yazıya yelken açtım.

    Canım İstanbul, dünyada iki yakasını denizin ayırdığı özel bir şehir. Yüzyıllardır çeşitli medeniyetlere kucak açmış, buna vesile olabilmek için bu topraklara terlerini kanlarını akıtan yüzlerce savaşçının ruhlarıyla harmanlanmış kutsal şehir. Cennet kelimesini de kullanmak isterdik ailecek lakin ne mümkün canım İstanbul ahalisi…

    İstanbul büyüklerimiz anlattığı, kitaplarda yazan İstanbul değil maalesef. Ne İstanbul’un  taşı toprağından ne de İstanbul insanlarından eser kaldı. Bambaşka bir dil konuşuluyor artık İstanbul sokaklarında. İstanbul Türkçesi diye bir lehçe – ağız – diyalekt vardı bir zamanlar


  16. Eurovision’dan Cansız Yayın

    eurovision_song_contest_2009_logoŞimdi efendim, sabahın bu saati olmuş ve önümüzde çok önemli bir müzik organizasyonu var. Avrupa ülkelerinin dahil olduğu bir yarışma tabi bu. Dünya Kupaları elemelerinde Azerbaycan, Kazakistan gibi ülkelerin Avrupa gruplarında olmasına şaşırdığım gibi, burada da Avrupa’nın bu “genişliğine” şaşırmıyor değilim. Lakin, kabullendir artık. Hem, Azerbaycan’ın katılıyor olması bizim için güzel bir şey. Neticede birkaç yıldır oylar cep telefonu mesajı şeklinde veriliyor. Bu durumda, Türkiyelilerin yaşadığı her yerde, oy oranımız artıyor. Almanya’da bilhassa, 12 puana kadar çıkıyoruz bazen. En son Sertap Erener’le 1. olduğumuzdan bu yana, aşkla iştiyakla istiyoruz da bu yarışmayı. Bakalım bu gece neler olacak; ama önce biraz geyik yapalım…