Darbeleri ve Yakın Tarihi DAHA İYİ ANLAYABİLMEK İÇİN…
Türkiye’nin demokrasi mücadelesini sekteye uğratan darbelerin üzerinden yıllar geçmiş olsa da, hala karanlıkta kalan pek çok nokta var. Darbelerle ilgili haberlerin son günlerde, gündemin üst sıralarında yer alması da bunun göstergesi. Gün geçmiyor ki tarihin tozlu raflarında kalmış yeni bir belge gündeme damgasını vurmasın… Hiç şüphesiz ki bunda Türk halkının demokrasiye ve kazanımlarına eskisine nazaran daha sıkı sarılmasının büyük payı var.
bugün 0, toplam 16 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- dr davut ekşi
- son dönem osmanlı sinema tarihi
- son dönem osmanlı tarihi
- dr davut ekşi tarih
- son dönem osmanlı kitap

Belki dinlediğim en etkileyici kadın vokal Azam Ali. Sesini bir enstrüman gibi kullanabiliyor. Şarkı sözlerini kendi yazıyor, sinema projelerinde yer alıyor(en bilineni Matrix Revolution) ve dünyanın değişik yerlerinden birçok sanatçıyla ortak çalışmalar yapıyor(Türkiye’den Mercan Dede ve Ömer Faruk Tekbilek misal) . Viyolonsel, klasik gitar, ud, zil, tef ve kemandan müteşekkil, böyle ortaya karışık enstrümanlarla yapılan müziğe Azam Ali’nin büyüleyici sesi de eklenince ortaya enfes şarkılar çıkıyor. Kendine has dansı, kendisiyle özdeşleşmiş zilleri ve Rapunzel saçları ile de dikkatleri üzerinde toplamayı başarıyor. 


Türkiye sinemasının geç kalmış bir “yönetmen sineması” (Auteur Sinema) hesaplaşması var. Fransa’da 1960′larda çıkan ve bütün Avrupa’da kabul gören bu tarz sinema, yönetmenin ticari kaygısını aşıp “sanat” adına film yapması bir bakıma. Türkiye’de 1960′larda bazı denemeler var, fakat ideolojik sinema ile yollar kesişiyor. Yılmaz Güney, iyi bir sinemacı ama tam da “auteur” değil. Sanat için yapmıyor. Toplumcu Gerçekçilik var o dönem. Metin Erksan’ın birkaç denemesi var, fakat karşılık bulamıyor. O da küsüyor sinemaya. Sevmek Zamanı, Kuyu… Berlin’de bile Susuz Yaz ödül alıyor. Sevmek Zamanı estetik bir şaheser, hikayesi katmanlarla dolu, “yeni” bir film. Susuz Yaz, daha ideolojik.
Bir süre evvel TR’ye ailemin yanina gittigimde, buradayken hic izlemedigim TV programlarini izlemek zorunda kaldim onlarla birlikte (TV hic izlemiyorum sayilir, youtube yetiyor bana bazi seyler icin).
9-10 yaşlarında büyüyünce ne olacağıma dair düşüncelerimin netleştiğini ve pilot olacağımı düşünüyordum. Buna nerden karar verdim bilmiyorum ama soranlara pilot olacağım deyince prestij kazandığımı, beni farklı,başarılı, idealist olarak gördüklerini düşünürdüm. Pilotluk farklıydı, hiçbir arkadaşımdan duymamıştım pilot olmak istediğini nitekim bizim zamanımızda doktorluk, polislik, karatecilik ve komandoluk revaçtaydı.
O kadar “zaman” dedik; genişler, daralır dedik. Fakat asıl ortada olan şey, bu genişleyip daralma hadiselerine sebep olan “değişimler” midir? Bence öyledir. Hem ne demiş Karl Marx amcamız: “Hayatta değişmeyen tek şey değişimdir.” Koskoca adam, bir bildiği vardır da söylüyordur diyerekten, Marxist görüşün “Bilgi, değişimden ortaya çıkandır” sözü üzerine konuşmak lazım. Zira hiç değişmeyen, sabit kalan şeyler var mıdır? Bunu düşünmek durumundayız bazen. Çünkü insan bu zalim çarkların arasında değişimden değişime koşarken, geri dönüp zamandan ve mekandan bağımsız olarak sapasağlam durabilen bir “zemin” arayışına giriyor. Dalgalanıp da durulmanın yolu da böylece, dalgakıranların sapasağlam oluşuna, sahillerin yerinde tam ve kesintisiz olarak durmasına yahut okyanusların ve denizlerin altlarındaki o kocaman “yatakların” eksilmeyişine bağlı oluyor.

Taa cocuk yasta tanisiriz bu gereksiz sorularla.
Bu sene Eurovision Moskova süperdi. Hadise’nin 4. olması dışında. Sahne, etkinlikler, grafikler ve şarkılar çok güzeldi. Rusya gerçekten bu işe çok önem vermiş. Düzenlemelerde ve sahnede çok özen göstermiş. Bilmem kaç ton ağırlığında camlar getir(t)miş. Ayrıca şu ana kadar yapılmış olan eurovision sahnelerinin en büyüğüymüş. Ayrıca her bir şarkıda bir Rusça kelime öğrenmek de hoş gerçekten. Daha önce böyle şeyler yaptılar mı bilmiyorum ama yine de gayet güzeldi. He bir de şu Uzaydan start vermeleri süperdi ayrıca.
Biz kronik İstanbullular (dün bir çocuğun tişörtünde gördüğüm ‘kronik öğrenci’den ilhamen), baba evinden çıkarken gelinin, “hem ağlarım hem giderim”i gibi, şikâyet ederiz ama severiz, hem aşkla bu şehri, “bu şehre benzeyen yanlarımı”zı…
Bu Almanya havasi insani resmen bunalima sokar.











