Yeni albüm çıkarmış canımın içi. Beyaz gömlek, koyu kravat ve koyu yelek giymiş. Pis sakalı ve gözlükleri ruhumu okşuyor adeta. O kadar heyecanlı ki her söze şarkılarından bir dize, olmadı bir beyitle cevap veriyor. Atasözü bilmiş yeni şarkılarının sözlerini.
İnsanlar onu 90lardan hatırlıyor. O zaman çok harika bir slow-pop şarkı patlatmış. Ne zaman şarkıya durmak istese, stüdyodaki konuklarımız o şarkıyı söylemesini istiyor. O ise yeni şarkılarını halka duyurmanın çabası ve heyecanı içersinde. Stüdyodaki konukları yönlendirmek üzre programın sunucusu ortaya atlıyor ve yeni şarkılarının da çok güzel olduğunu anlatmaya çalışıyor. Sonra rejimize dönüp 4 numaralı şarkıyı çalmasını işaret ediyor başparmağını kapatarak.
bugün 0, toplam 0 defa okundu...



Arkadaşlar malum kitapseverlerin heyecan günü yaklaşıyor. 28.İstanbul Kitap Fuarı; 31 Ekim ve 8 Kasım 2009 tarihleri arasında TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi – Beylikdüzü’nde yurt içi ve yurt dışından 550 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımıyla gerçekleşecek.
Bugün yarım gün çalışıyoruz, malumunuz.
Thomas Hobbes’u tanırsınız belki. Kendisinin en meşhur cümlelerinden birisi “homo homini lupus” idi. Bunu birilerinden almış olabilir de, teorisinin özüne koyması galiba “liberal sosyal düzen” tarihi içinde ilklerdendir. Kuzey Aydınlanması diyebileceğimiz bu liberal sosyal devletçilik anlayışı, bir anlamda insanın insanın kurdu olduğu “gerçeğine” dayanıyor. Evet, Hobbes denen zât-ı muhterem insanların serbest bırakıldığında birbirini yiyen kurtlara dönüşeceğini ve bu nedenle de düzeni sağlayacak bir “devlet” varlığına gerek olduğunu buyurmuş yüzyıllar evvel. Bunu destekleyen çokça görüş belirtilmiş o yıllarda ve Kuzey Aydınlanması dediğim, İngiliz-Fransız modeli böylece ortaya çıkmış. Bu modele göre, insanlar bu kadar güvensiz varlıklar olduğundan düzeni koruyacak bir şeylere ihtiyaç mutlaka vardır. Madem bu ihtiyaç muhakkak, öyleyse bu güvenlik sistemini gelin el birliği ile sağlayalım demiştir pek çoğu (misal David Hume, J.J. Rousseau).
Lisede, nevi şahsına münhasır felsefe hocamız o bayık anlatımıyla her “feylesof”un “mutlak gerçek şudur” babında tezlerini anlattığında, adamların kafa yormaktan biraz “uçmuş” olduklarını düşünürdük biz “sayısalcı” bünyeler. Sokrates, Platon’dan sonra şimdi hatırlayamadığım bir başkasının “mutlak gerçek sayılardır”ını duyduğumuzda, “yuh artık, bu saçmalıkları dinleyeceğimize iki öss sorusu çözsek” mırıldanmaları…
Yakınlarda vizyona girecek filmlerden birisi de Altın Portakal’da yarışan Bornova Bornova isimli eser. Bu ikilimeleri çok seviyorum galiba, hele ki film ya da kitap isimleriyse bunlar. Mesela çok meşhur “çevirmenlerimiz” Woody Allen’ın son filmi Vicky, Christina, Barcelona’yı tutup “Barcelona Barcelona” diye çevirdiler. Bir de buna yakın Berlin in Berlin diye, Cem Özer ve Hülya Avşar’ın oynadığı “devrimci” filmimiz vardı. Zaten bu “şunu yaparsak kesin modern oluruz, böyle edince devrim oldu” triplerinin de kendi içinde apayrı bir sıkıcılığı var. Lakin herkes, hepimiz düşünüyoruz bu garabete. Bir şeyi “ileri” bir medeniyet olmak için yapma gayretimizde hiç eksilme olmuyor. Tam da “medeniyete” muhtaç olduğumuz şu dar zamanlarda, Beyoğlu’nda gezinirken aklıma esen birkaç şeyden bahsedeyim dedim.
Yetiştirmemiz gereken bir rapordan dolayı neredeyse her gün araziye çıkmak zorunda olduğumuz, hemen her gün mesaiye kaldığımız, bitmediğinde eve ödevler getirdiğimiz, yani ki ‘ofisce’ excel’den nefret ettiğimiz ve gündüz incelediğimiz binaların gece rüyalarımıza girdiği bu çalışmanın ikinci haftasında bir eğlence bulduk “acil yetiştirilecek” onca iş-güç arasında kendimize.
Kültür A.Ş.nin bu ayki kültür sanat ajandasından gözümüze çarpanları paylaşmak isteriz efendim.
Kusmak çok acayip bir deneyim. Bilmem çok sık yaşıyor musunuz? Maalesef mide sorunlarım yüzünden bende sıklıkla oluyor bu hadise. Soğuksa hava ve yeni yemek yemişsem, mutlaka bir kısmının sindirilmeyeceği mesajı geliyor yukarıya. Yahut bol asitli yiyecekler tüketmişsem, yoğun bir asit bulamacı kusuyorum ardından. Yok yani illa ki dikkatli yemem, midemin keyfine iyi bakmam gerek. Yoksa kontrolü eline geçiriyor. O kadar ki, yemek borusunun yanması bir yana, midede oluşan sancı da insanı kıvrandırıyor. Bu sinirsel bir hastalıkmış, mide kapakçığının tam çalışmamasından olurmuş, bilhassa gazeteci hastalığı imiş (lakin bende meslekten önce başladı). Bütün bunlara rağmen (haftayı bir iki kusma seansı ile geçirebiliyorum mesela) yemek zorunda insan ve bazı vitaminleri meyveden (yani asitli bir yiyecekten) almak durumunda. Bu nedenle de kusmak üzerine epeyce birikim edindim. Paylaşayım istedim…
Bugün fark ettim ki, İstanbul’da vakit geçirmeyi sevdiğim mekânlardan çok, aslında oraya varmak için yürüdüğüm yolları seviyormuşum. Misal Çemberlitaş’taki Kahve Dünyası’nın “fondü”sü kadar, oraya giderken Beyazıt’ta Sahaflar Çarşısı’na takılmayı, “iki çizgi canım, ben de öğrenicem yapmasını” deyip para vermeye kıyamadığım “derviş” çizimlerine bakmayı, Divanyolu’nun onca törene “şahit” kaldırımlarında yürüyüp, bir vakit Atik Ali Paşa, bir vakit Nuruosmaniye Camiine uğramayı seviyorum.
İnternetin nereye doğru gittiğini anlatan bir girişle başlamak isterdim yazıma ama kestirmek gerçekten çok güç. Çünkü bu neredeyse tamamen Google’ın elinde olan bir şey. İnsanların tarayıcının adres çubuğunu bile kullanmadığı ve herşeyi googlelayarak bulduğu bir zamanda bu kaçınılmaz. O yüzden kısaca şu çıkarımı yapabiliriz: İnternet google nereye isterse oraya doğru gider. Tabi twitter, friendfeed, facebook gibi oluşumların da hakkını yemeyelim. Sosyal webin babaları bunlar.











