
Her yilbasi geldiginde ayni sorulari sorariz kendimize: Ne cabuk gecti yine bir yil daha? Yine mi yilbasi geldi? Nasil geciyor zaman yahu… Ya da herkesin birbirine sordugu en önemli soru: “Yilbasinda naapcan?”
Nedense hep bir hüzün cöker insanin üzerine, duygusallasir (en azindan benim icin öyle). Sonucta diger günlerden bir farki yok aslinda, ama belli bir tarih oldugu ve belli dönemin de sonu oldugu icin, o seneyle birlikte gidenlerin ardindan bakar kaliriz, hatirlariz…O yilin, ileride hep adi gecebilir cünkü, senesiyle hatirlariz hep: “95 senesini hic unutamiyorum, benim icin cok kötü bir yildi” , ya da “86 cok güzeldi”. O birtek yilin icine neler sigar bazen, ne hatiralar vardir. Bazense hatirlamak istemeyiz; dolayisiyla yeni baslayan yila baglariz umutlarimizi. Bir ‘umut günü’dür aslinda yilbasi…
bugün 0, toplam 5 defa okundu...

Hasbi insanların coğrafyasıymış Diyarbakır. İçimde, bunu yeni öğrenmiş olmanın sızısı…
Konuşmayı ve yazmayı çok seviyorum, evet. Okumayı ve dinlemeyi de seviyorum. Gün boyunca tonlarca bilgi zihnime çarpıp duruyor bu yüzden. Binlercesi de ağzımdan akıp gidiyor. Bu trafiğin ortasında, insanlar bir “ben” görüyordur muhtemelen. Lâkin, ben sanki saydam bir cam’mış gibi, öylece duruyorum. Hiçbir bilgi, “ben”i heyecanlandırmıyor. Her şey sanki olması gerektiği gibi oluyor da; ben öylece durup izliyorum gibi. Dostlar ediniyorum; arkadaşlıklar ekleniyor hayatıma, bazıları aradığını bulamıyor “ben”de; ben hiçbir şey aramadığımdan, her biri “farklı” bir şeyler katıyor bana. Kiminden bir şarkı, bir şiir, bazısından ilginç hikayeler, kimisinden bir cümle; hayatın kendisi aslında. Bu “başka hayatlar” çoğu zaman gelip geçiyor; ben kırıp dökmeden, incitmeden, mümkün mertebe üzmeden, devam etmeye çalışıyorum yaşamaya.
Nihayet geldi bu şarkıyı yazmanın vakti. Çünkü şarkıda da dediği gibi “the end of december…/aralığın sonu” geldi çattı. Her ne kadar şarkıdaki diğer imgelere uyamasam da (mesela, sabahın dördünde ve Clinton Caddesi’nde yazmak da isterdim) zamanıdır sanırım Leonard Cohen bahsini açmanın.
İlkokulda “yazmak” hiç aklımda yoktu. Hatta kompozisyon derslerinde, “işsizlik” konusunda yazılar yazan manyaklar vardı sınıfta; buna rağmen hiç öyle dertlerim olmamıştı. Sadece bir şiir yazmıştım, o da bir şarkıdan esinlenerek. Ortaokulda, sonraları, şiir ve deneme yazmaya başladım. Orta-3′teki yıllık ödevim, Cemil Meriç’in Jurnal (2cilt) kitabından esinlendiğim bazı makaleler yazmaktı. Hep hayıflanırım o yazıları kaybettiğime. O ödevden bir makaleyi bir tanıdığıma gösterdiğimde, bana yerel bir dergide yazmayı teklif etmişti. İnsan deneme yazarken daha “açık” olabiliyordu sanırım. Sonra lise yıllarında ilk kez öykü formatında şeyler yazmaya koyuldum. Deneme yazmayı içselleştirerek bir nevi “içe yolculuk” yapmaya başladım. Oradan dışarı taşanları da karakterlerin sırtına yükleyerek bir şeyler karalıyordum. Öykülerimi yakınımda, sevdiğim insanlara okuttuğum için de “esaslı eleştiriler” alamadım hiç.
Bir çocuğu asla ama asla televizyon seyrederken rahatsız etmeyeceksiniz. Normal zamanda duvarlara tırmanan bu canavarlar, tv karsısında uysal birer kediye dönüşüyorlar. Transa girmişçesine kalıyorlar ekran karşısında saatlerce.












