‘… Genciken, günler her şeye yeterken, berduş bulutlar
Gibi dolaşırken dünya denilen alacakaranlık güzergahta
Cesaretimi ilk kez nerede keşfettim düşünsem hatırlarım
Belki korkuyu tepeden tırnağa yaşadığım bir gündü
Söz çakmaktaşından sıçrayana kıvılcım olsa nafiledir
Hükmü hengamedir artık kalbim dediğim muallakta
Geyiğini yitirmiş dağ, şiirini unutmuş dil neye yarar
Hepsi acı bir eyvah olmuştur, sitemkar bir Nida… ‘
Sabahtan bu saate kadar iş yerinde bir iş yapmadan boş durmak ne demek?
Öncelikle kul hakkına girdiğini düşünmek demek. Adamlar maaş veriyor ben boş boş duruyorum demek. Ama bir yandan da çalışacak bir şey bulamamak demek. Ekrana baka baka gözlerinin ağırlaşması, bakışlarının bulanması, düşüncenin silikleşmesi demek.
“Az çalışmak ister insan, aha işte sabahtan beri çalışmıyorsun, ne oldu… Of inşallah kimse bana dokunmaz akşama kadar dururum böyle. Herkes bir iş yaptığımı zannediyor, iyi bir boşluk yakaladım. Bu boşluğu değerlendirmem lazım. Kendisini unutturan forvet oyuncusu gibiyim. Kaldım köşede. Herkes kendi derdinde. Ekrana bakıp bir şeylere tıklayınca iş yapıyorsun gibi görünüyor dışardan.”
İşyerinde boş durmak böyle şeyler düşünmek demek.
Bir sabah herkes yatağından kalkar, kapıya bırakılmış gazeteyi açıp, manşete gözlerini diker. “Türkiye’ye bugün modernizm geldi, vatana millete hayırlı olsun.” Gazeteden kafasını kaldıran şahıs, “Haydi bakalım, böyle hayır duası ettiklerine göre iyi bir şey herhalde” deyip, ‘yeni olan her şey iyidir’ düşüncesiyle sevinmeye başlar. Sonrası malum, değişen çevre, kafatasları, insan fizyonomisi, özgür bedenler ve sevinç çığlıkları…
Artık absürditeye, değişime, farklılıklara, yeni olana öyle çabuk alışıyoruz ki, Türkiye’ye modernizmin gelişi böyle olsaydı sanırım artık kimse şaşırmazdı. Bilakis “Vay be, dev(i)rim gibi modernizm yaşamışık, ama gazetede yazmasaydı fark etmeyecekmişiz bile” denilip, anında bu düşünceyle ayak altındaki pedala hızla dokunulup, hiç vakit kaybetmeden kırk gün kırk gece kutlama yapılırdı. Oysa neydi modernizmin mottosu?
Étonne Moi! (beni şaşırt!)

Yine bir Eurovision daha yaklasiyor. Bu konuda biraz nostalji yapmak geldi icimden.
Aslinda bu Eurovision olayi benim icin Cetin Alp’ten sonra bitmisti (Gerci Cetin Alp’de ondan sonra bitti) “Isteeeeee operaaaaaa” sarkisi hala kulaklarimda cinliyor aklima geldikce. Ne kötüydü yarabbim.
Yillardan beri artik eski merakla ve heyecanla beklemiyorum bu yarismayi. Hatta hic beklemiyorum desem yalan olmaz. Sadece Sertap Erener sayesinde, hep beklemis oldugumuz birinciligi elde ettikten sonra ülkece sevindik tabii (abartmamak gerekirse).
Bu olayla birlikte, bir kompleksimiz daha sona erdi. E, bir UEFA, bir Eurovision, bir Nobel… daha ne isteriz ki. Bundan iyisi, samda kayisi (Samdaki kayisinin bana ne faydasi varsa…).
Artik baska islere bakabiliriz. Geliyoruz ay, geliyoruz feza…bekle bizi!
Bugünlerin popüler sorusu bu. LOST’un 6. sezonu insanı iki arada bir derede bırakırken, Jacop mı iyiydi, yoksa efendim o siyahlı beyefendi mi aslında doğru söylüyor, derken; sormak lazım yeniden: İnsan iyi midir kötü mü? Ben gene bir Godfather izleme dönemini az önce tamamladığım için, oradan bol bol esinleneceğim. Bir de LOST’un müzmin sakatı John Locke yardıma koşar sanıyorum. En olmadı Dante’nin Inferno’su, Kuzey Avrupa filozoflarının meşhur pasajları, Frankfurt Okulu ve daha bir dolu insan… Popülerleştikçe, söylediği şeyleri tekrar etmeye başlayan Slavoj Zizek bile gelebilir bu karnavala. Hem karnaval demişken…

Bu yazının başlığını aslında önce “Kemalettin Tuğcu Okumak” olarak düşünmüş sonrasında “Kemalettin Tuğcu ile Büyümek” ve akabinde “Kemalettin Tuğcu Okuyarak Büyümek” diye değiştirmiştim… Düşündüm ki bu başlıkların hiç birisi yazıda anlatmak istediğim şeyi karşılamıyor, anlatmak istediğim daha kapsamlı, daha büyük, daha nostaljik ve daha yürek sızlatan bir şey…

Dün telefonda Serdar daha önce hiç olmadığı kadar ciddi bir ifadeyle:
Serdar: - Ayine Teyze, bi anlaşma yapalım seninle.
Ayine: -Peki Serdarcım, yapalım bakalım :)
Serdar: –Sen bana bi tane yarış kamyonu aaaal, ben de sana sürpriz.
(iç ses) Bu çocuğun kafası çok çalışıyor, ilerde büyük adam olucak :)
Kuantum’u, klasik fizikten ayıran en önemli özelliklerinden birisi de quantization kavramıdır efendim. Türkçesi ile söylesem bilmem yeterince açıklayıcı olur mu, seslisözlük’e göre kuvantumlama ya da niceleme diye geçiyor. Ya da en güzeli ben bildiğim gibi açıklayayım. Klasik dünyada isteyen parçacık istediği enerjiyi alabilir. Orta okul ya da lise yıllarınızdan hatırlayabileceğiniz bir örnek vereyim. Bir cismin kaç metre yükseklikte iken ne kadar potansiyel enerjisi olduğunu, eğer yere düşerse ne kadar kinetik enerjiye dönüşeceğini, bu bahsettiklerimizin ne manaya geldiğini bilmesek de hesaplardık. Bu örnekte cisminizin yüksekliğini değiştirerek, cm ya da mm ölçeğinde değişiklik yaparak cisminizin istediğiniz enerjiye sahip olmasını sağlayabilirsiniz.
Sahne I
Uzun zamandir karsilasmamislardi. “Artik oyun oynamayi birakalim birbirimize karsi. Ikimiz de ne olup bittigini biliyoruz.” diye fisildadigini duydu sonra usulca. Biliyor muyduk gercekten? Kucuk bir balon sıkıstı icine.
Sahne II
Arkadasiyla oturuyor. “Tuhaf bir ruya gordum.” diye basliyor anlatmaya. “Kulagima egilip sunlari fisildadi” derken telefonu caliyor. Arayan O. “Ruyan cikti bak” diyor arkadasi. O, telefonda “Sana soyleyeceklerim var.” diyor.
Boru değil, sakinkafa için bilimsel bir çalışma yaptım. Deneğimi de kullandım çalışmam da.
“Valla Ayasophia sen bir hödüksün.” dedim ilk önce deneğime ve o bundan alındı, üzüldü ve beni dövdü.
Sonra da “Valla Ayasophia sen bir hödüksün.:)” dedim deneğime ve deneğim buna sevindi, “hehe komik” dedi.
Clint Eastwood’un kendisi değil de oynadığı karakterler gibi hissediyorum. Aslında Million Dolar Baby’deki Clint gibi, bence klint oradaki klinttir. Sakinkafa ilk kurulduğundaki enerjimi düşünüyorum da…
Bomba Esprilerimle neredeyse bütün Türkiye’yi kendime hayran bırakmıştım, Miymiy serisi estetik anlamda karikatür dünyasını etkilemişti. Peki şimdi ne oldu? Clint Eastwood oldum. Pert oldum. Sitenin eski müdavimlerinin anılarında kalmış bir efsaneyim artık.
Bazen eski günlerimi düşünüyorum… Sakinkafa’ya yazdığım bir yazıyla insanları kahkahadan kahkahaya koşturduğum günleri. O zamanlar burada 2-3 kişi top oynardık. Ama artık yaşlandım, büyüdüm, eski gücüm kalmadı. Belki bir efsaneyim ama, gücü tükenmiş bir efsane.
Ben Clint Eastwood’um… I am a legend.
İtiraf: Eskiden daha rahat hissediyordum kendimi. Mesela yukarı da kahkahadan kahkahaya koşturduğum günleri derken parantez içinde (Bir kere Beykoz’dan Sultanbeyli’ye kadar koşturmuştum hatta) diye bir espri yapmak istedim. Ama espri bayat olacağından yapamadım, korktum. Yazar sayısı arttıkça buraya yazı yazmak sanki sahneye çıkmak gibi olmaya başladı. İlk başlarda arkadaş arası muhabbeti gibiydi. Şimdi herkes de arkadaş arası muhabbeti gibi yazsa karışır o zaman site tamam, ama ben yazayım en azından diye düşünüyorum. Siz yazmayın da ben yazayım, bir de ben yazınca siz sanki çok ilginç şeylerden bahsediyormuşum gibi bana yorumlar yapıp muhabbet kurmaya çalışın benle. Ama ben sallamıyayım söylediklerinizi, yorumlara cevap vermeyeyim.
Sadece aklıma geldi… Internet üzerinden yayın yapan bir sakinradyo mu kursak? Açık radyoya özendim sanırım başka da bir şey değil. Program yapmak isteyenlere saat belirlenir, diğer saatlerde de koyarız bir playlist onu çalar. Acaba herkes kendi evinden program yapabilir mi? Ayasophia ile kültür saati, Floridian ile futbol şöleni, Ortason ve uzayın sınırları… Ben de radyo tiyatrosu yaparım, bir tavşan bir de sincap ile birlikte.;)
Yahu aramızda bir tane teknik bilgisi sağlam becerikli adam yok ki nasıl yapılacağını anlatsın…
Arkadaşlar bu arada pasif yazarları sileyim mi kafama göre karar vermeyeyim diye sordum, demokrasi falan.
“Lüks restoranlar yapar mı canım öyle şey” diyorsanız eğer çoook yanılıyorsunuz. Özellikle onlar yapıyorlar, ustalaşmışlar bu konuda. Fakat bilinçli bir tüketicinin ağına yakalandılar. Onları buradan deşifre edeceğim. İş üstündeyiz, pişkin esnafa karşı mücadelemize devam ediyoruz sevgili sakinkafa okurları :)
Öncelikle her yerde hesap gelince kontrol edilmeli. “Ayıp olur”, “Arkadaşlar pinti der” gibi düşüncelere kapılmak yersiz. Öyle gelişi güzel kontrol etme. Yemek isimlerini, birim fiyatlarını, miktarlarını tek tek incele, gerekirse bir hesap makinesi iste, topla, böl, çıkar. Hiç utanma okur. Onlar da adam gibi iş yapsın. Paranı ödeyeceksin elbet, dur, kontrol et, hak ettiklerini öde.
Peki bunlar hesabı nasıl kabartıyor, şimdi gelelim o kısma. Verdiğin siparişteki en pahalı şeyi buluyorlar, mesela
1- Tim Burton-Johnny Depp ikilisinin yine yeniden bir araya geliyor olmalarından dolayı çok büyük beklentiye girmeyin, fena oluyor sonra. Bir de fantastik film sevmeyenlerdenseniz eğer…
2- Sağ, sol, ön ve arkadan en az 3 koltuk yakınlıkta çocuk oturuyor olmasın. Her şeye gülüyor, şaşırıyor, tepki veriyorlar. O da olmazsa birbirlerini ağlatıyorlar. Arkadaşınız “çocuklar için sopa getirseydik yanımızda, sesleri çıktıkça kafalarına indirirdik” dediğinde, “ama yazııık, çocuk onlar” demeyin. Bırakın baksın icabına.
“Ve bizi biz eden amansız sevda” der ya şair*, hakkı var, hem sonuna kadar hakkı var. Cumartesi izlediğim “Anadolunun Kayıp Şarkıları ” belgesel filmi bana ilk bu cümleyi hatırlattı, ne de iyi etti.
Yani nasıl başarabildik bu kadar kendimize has olmayı, formule etmek çok zor. Belki biraz kolaycı ve belki bir o kadar da gerçekçi bir çözümlemeyle ‘sadece kendimiz olduk’ demek yanlış olmaz.
Ortaokulda yıllık ödev yapardık. Edebiyattan yapmıştım orta-3′teyken. Yeni tanıştığım ve çok etkilendiğim adam, Cemil Meriç’in kitaplarından devşirdiğim bazı kavramlar üzerine denemeler yazacaktım. Böyle acayip bir ödevi yapmaya ikna etmiştim hocayı da. O ödevi kaybettim sonraları ama aklımda kalan bir tanesi şuydu denemelerin; “Gerçeğe giden yolun kilometre taşları”. Cemil Meriç’ten anladığım kadarıyla, insanın bu dünyadaki vazifesi gerçeği aramaktı. Bulmak değil, aramak. Her şeyden önce, bu olmalıydı. Amaçtı yani. Eğer yaşam bu arayıştan sapmışsa, bir yerlerde yanlış vardı. Zamanla, “sıratu’l müstakim” (dosdoğru yol) buymuş gibi algılamaya başladım. Arayışın bittiği, “buldum!” nidalarının yükseldiği her yerden uzaklaşıyordum. Neydi ki gerçek?