Evet, evet yazmalıyım! Aklımda öyküler dolaşıyor sürekli. Fatih Camii’nin köşe başlarında duran kediler ve dilenciler üzerine… Camii tuvaletinde sürüp giden garip hayat üzerine… İnşaat halindeki camiyi artık kanıksamış mahalleli üzerine… Bir başka konu da şu: Meşhurları bir araya getirmek ve onlara çöpçatanlık yapmayı kendine vazife edinmiş ruh sefili bir adamın vereceği büyük parti hakkında bir öykü. Sabahtan itibaren geleceğini düşündüğü önemli isimleri tek tek arayıp akşamki partiye hazırlık yapar. Ve… Büyük Parti aslında büyükçe bir karnavaldır ki herkes kendisini görür. Çırılçıplak, müstehcen ve pornografik bir “an” yakalanır orada; tamamen mecazi anlamda bu kelimeler, erotik hikayeler yazmaya hevesli değilim. Lakin yaşadığımız dünya sizce de çok “müstehcen” değil mi?
bugün 0, toplam 18 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- orgy ayini



Örneğin üniversitenin ‘önde’ gelenlerinden olan ve birçok ‘önde’ gelen kızıyla çıkmış olan bir erkeğin “özgür kızlar” nezdinde kıymeti artarken, aynı pozisyondaki bir bayana karşı “özgür” yada “gelenekçi” erkeklerin bakışı her daim negatif olmakta. Ben üniversite yıllarımda iken yan masadan kulak misafiri olduğum Cafe-Dorm muhabbetlerinde bir araya gelmiş “özgür” bayanların bir erkek öğrenci ismini zikrederek “çok güzel öpüşüyormuş” demeleri ve bunu o erkeği yücelten bir vasıf gibi görmeleri esasen asimetrik namus anlayışının bir sebebinin de kadınların bu yanlış talepleri ve yanlış yüceltmeleri olduğunu gösteriyor.
İyi bir eşte bulunması gereken temel vasıflardan birisinin de iyi bir anne olması gerektiğini daha öncesinde belirtmiştik. (1.1.1) İyi bir anne güne erken başlar, iyi bir anne üşengeç değildir. (1.1.2) İyi bir anne bunların yanında aynı zamanda sabırlı olmalıdır. “Eskiden asker kişiye gönderilen mektuba üç ayda cevap alınırken, şimdi gönderilen bir SMS mesajına 5 dakika içinde cevap vermediği için sevgililer birbirlerinden ayrılabiliyorlar. Teknolojinin ve modern hayatın hızı karşısında eriyip biten sabrımız ise günümüz ilişkilerini en çok zora sokan sebeplerden birisi olmaya başladı.”
Milyon doları olan insan da gününün büyük bir kısmını çalışmakla geçirmekte, günlük yevmiyesi 50 lira olan da gününün büyük bir kısmını çalışmakla geçirmektedir. Demek ki çalışmaktaki amaç sadece ihtiyacı karşılamak olamaz, zira hiçbir insanın günlük ihtiyacı milyon doları bulamaz. Milyon doları olan insanın da gününün çoğunluğu çalışarak geçirmesini insanın çalışmaya ve boş durmamaya yönelik doğasıyla açıklamak daha uygun olur.
Küçükken Hıncal Uluç olmak istediğim gibi, lise ve üniversite yıllarımda da “düşünce suçu” nedeniyle hapse girmek istemişimdir. Zaman zaman, “Üniversite bitiyor… Düşünce suçundan hapse girsem, birkaç sene yatsam içeride. Bu arada beni destekleyen insanlar çıkar. İçeriden de yazarım sağa sola. Düşüncelerim hiç yoktan değerlenir…” dediğim oldu. Hıncal Uluç’a karşı duyduğum tuhaf sempatiden farklı değil burada işleyen mekanizma. Ama benim hikayem, Fight Club’da anlatılan hikayelerden çok farklı değil efendim. Geç kapitalizm dediğimiz çağın, artık bıktıran klişelerine boğulmuşluğun bir dışavurumu…
Bilgisayar almak istediğimizde tüm seçenekleri önümüze koyar, ucuz fiyata iyi bir bilgisayar almaya çalışırız. Hatta bilgisayar mühendisi arkadaşlar varsa onlara da danışırız. Ya da araba alacağımız zaman mutlaka bir ustaya götürüp kilometresinin doğru mu, daha önce kazasının veya değişen parçasının olup olmadığını araştırırız. Bir arabayı en fazla 5 yıl, bir bilgisayarı ise en fazla 3 yıl kullanırız. Halbuki bir ömür paylaşacağımız eşimizi seçerken başka konularda gösterdiğimiz titizliği pek de göstermeyiz. Araba almayı düşünen birisi en az 10 arabayı gözden geçirdiği halde, evlenmeyi düşünen birisi elinden kaç numuneyi geçirmiştir ki? Gerçi konu insan olunca gözden geçirme, kilometre testi yaptırma, seçenekleri yan yana koymak pek mümkün olmuyor. Ama, iyi ekmeği mıncıklamadan seçmenin bir yöntemi olduğu gibi, iyi eşi de mıncıklamadan seçmenin kolay yolları mevcut. Bu yazımızda ilk önceliğimize bakalım…
Belli belirsiz bir müzik gelince kulağıma ofiste, artık bir ritüel haline gelen “biz de dinleyebilir miyiiiz”e “peki ne açayım” diye sorduğunda, gözlerimi tavana dikip uzun bir “hmm“dan sonra cevap veriyorum müzik arşivi ‘depresif” ya da ‘az depresif’ şarkılardan ibaret arkadaşıma: “sen hangisini istersen“.
Bir hayli zamandır yazmıyorum. Konular tükendiği için değil, aklımda onlarcası da duruyor aslında. İş yüküm çok olduğundan da değil esasen, bir şekilde vakit bulup da yazmak için saatlere ihtiyacım yok. Bu arada üstelik, üç beş yazıyı sildim aniden. Tam da yazının ortalarına gelmişken, CTRL-A marifetiyle önce hepsini seçtim yazılanların, ardından da BACK SPACE tuşuyla (Dileyen DELETE’i de kullanabilir; hatta herhangi bir tuş da iş görür kaybolmasına) geriye gittim. Ve aklıma şu anda Cemil Meriç’in “Dostoyevski de gerici” deyişi geldi. İçimde bir türlü yeşermeyen tohumlar geldi bir de. İnsan ne yaparsa yapsın; bahar bütün haşmetiyle önünde büyüse bile bazı tohumlar telef olmaya mahkûm elbette. 











