sakinkafaatari oyunları

  1. Abartınca oluyor mu?

    reading_dinosaurBazı köşe yazarları uyarıyor: “Bu durum karşısında kahrolmalıyız!” Durumun ne olduğunun şimdi ve bu yazı boyunca bir önemi yok, bu biline. Yahut bir başka TV figürü, “Dün gece tarihî bir andı, sevgili izleyiciler. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” diyor. O “an” nedir, ne değildir, o da mühim değil. Böylesi büyük cümleler kurmayalı, kurduğum zaman da mide ağrısı yaşayalı, kendimden utanalı uzun zaman oldu. “Hayatımda aldığım en önemli karar…” diyordum mesela eskiden. “Senden daha fazla sevemem kimseyi…” demişimdir. “Sen benim en iyi dostumsun, hep de öyle kalacaksın!” derken yüreğim sızlamamıştır. Oysa o kadar hızla değişen bir dünyada yaşıyoruz ki; bazı şeylerin sabit kalabilmesinin, değişimlerin ve dönüşümlerin bu kadar belirgin bir şekilde ortaya çıkmasının imkânı yok. Gene de konuşuyoruz, peki neden?


  2. Top 5 – İçimizi Isıtan Şarkılar ;)

    warm-songs

    1. “Bulla Ki Jaana Maen Kaun” – Rabbi Shergill

    2. “Kara Degil mi” – Grup Badem

    3. “Já sei namorar” – Tribalistas

    4. “Ever Fall in Love” – Nouvelle Vague (Band)

    5. “Summer Nights” – John Travolta and Olivia Newton John

    Bullaki Jaana yı bana kazandırdığın için teşekkürler Sn. Yeminli Murakıp…. Yok yok… sayenizde efendim…

    alıntıdır…

    Emeğe Saygı + Rep

    Hınzır ve kocaman bir ;=)


  3. 4055441462_32c9a345ce_b

    Sanat abartmaktır.  İnanın, her biri biraz karikatürdür; burnu hafif kemerli olan birinin yüzünün ortasına kaf dağı kondurulması gibi.

    Şiir, sevinci de kederi de –ama niyeyse en çok kederi-  katmerleştirmek. Tarkovsky de biliyor ki, romantizm için “gerçeği, olduğundan daha büyük bir hal içinde algılama biçimidir” diyor.

    Bazen bile-isteye kanar insan, gerçek olmadığını bildiği bir yalana. “Ömrünün bundan sonrasına dair kuşgözü kadar bir ayrıntıyı dahi merak etmeyecek kadar mutlu” olduğunu sanabilir, yahut “kıyıları elinden alınmış”casına dibe vurmuş.


  4. Değerli Sakinkafalar;

    Yıllardır internet denen derya denizle haşır neşirim… Bir teknik destek personeli olarak işimin de gereği zaten. Dün tatil olmasına rağmen yine internetin başına geçip iki saatimi harcayınca kendi kendimi hesaba çektiğim, muhtemelen beynimin sağ lobunda gerçekleştiğini tahmin ettiğim elektriksel aktivasyon sırasında kendimi şöyle derken buldum: “Ne yapıyorum lan ben cumartesi cumartesi, gece gece” !!! Evet sakinkafa ahalisi, itiraf ediyorum ben bunu dedim… Kendime lan dedim, kendimi tahkir ve tezyif ettim. Kendimin savcısı oldum ve iddianameyi hazırladım, davamı açtım. Kendimin hakimi başkası olamayacağından yola çıkarak kürsüye çıktım, kuruldum ancak yine beynimdeki nöronların elektriksel aktiviteleri sonucu ne düşüneyim… Kendimin avukatı kim olacaktı!!! Ama cevabı hemen buldum. Çok şaşıracaksınız ama yine bendim o… Düşündüm, düşündüm… Yetmedi düşüncelerimi sağ lobumdan sol lobuma taşıdım…. Arada bir beynimin alt kısmında hemen sapın üzerinde bulunan amigdalama da danıştım… Sonunda karar verdim… Herkes ayağa kalksın, kararı açıklıyorum….


  5. Yıkıp gidene…

    Destroy_by_ColdSubjectGeçen gece komşumuzun çığlığı üzerine cama koştuk. Tek başına oturan komşu teyzemiz sokağın ucuna doğru yürümekte olan çocuğa bağırıyordu. Çünkü çocuk teyzenin avlusunu yıkmıştı. Sevgilisine bağırmış ve geçirmiş avluya. Teyze gibi yaşlı olan beton da yıkılmış kalmış. Çocuk da hiç umursamadan yoluna devam edip gözden kayboldu. Yıktı ve gitti.

    Bu sabah baktım, teyze yıkılan yeri yaptırmış. Yeni beton, avluyu oluşturan diğer parçaların yanında kocaman bir sırıtkanlıkla şımarıkça bana bakıyor. Ve ben yıkıp gidenleri düşünüyorum. Sinir küpü bir halde, çize çize, yaka yaka, söve söve, sağa sola çamur ata ata, kusa kusa, eze eze yıkıp gidenleri…

    Oysa ne güzel bir şarkı var. ‘Git’ diyor. Mademki gideceksin adam gibi git. “Günahıma girmeden, katilim olmadan git”. Ama maalesef öyle olmuyor. Çirkinlikler öyle çok ki içinde, dışına yansıtacak başka bir şeyi olmuyor. Bilmiyor, yaftalıyor, çirkef ve affedilmez bir hale bürünüyor. Saldırıyor baltasıyla. Ne kadar çok kan, o kadar


  6. Viyana Filarmoni ve Riccardo Muti

    Konserden haberim olduğu an, hevesle en şatafatlı yerden biletimi almış; 23 Haziran’ın bir an önce gelmesini diliyordum. Hevesimin tek sebebi konser değildi elbet, uzun zamandır İstanbul’a gidememiş olmanın ve bunun yarattığı bir motivasyon da yok değildi.

    İşten birkaç saat önce izin alarak yola çıktım, malum trafik adlı sorunu göz ardı edemezsiniz. Trafik demişken, konuya girmeden edemeyeceğim. Şu üçüncü köprünün, coğrafyanın müsaade ettiği o kadar yer varken, abuk sabuk yerlerden -hangi amaçla yapılacak olduğunun bilincinde olsam da- geçirilmesi, sokaktaki en ‘’kalbi temiz’’ vatandaşın bile dikkatini çekecek gibi görünüyor.

    Her neyse, İstanbul’a kadar iki buçuk saat süren yol, İstanbul gişelerden Haliç Kongre ve Kültür Merkezine kadar iki saat kadar daha sürdü. Geç kalsam tam bir felaket olurdu, çünkü bu tip organizasyonlarda kapı bir kez kapandı mı, başbakan dahi


  7. Ölümün anlamı

    angel_of_death-2largeHerkes ölür. Kimi bir kurşunla, kimi yolda başına düşen bir taşla… Kimine araba çarpar. Kimi bir binanın tepesinden atar kendini. Bıçakla, jiletle ya da neşterle kesilir kiminin damarları. Bazısı suda boğulur yahut ateşte yanar. Kalp kriziyle de ölen olur, bağırsak düğümlenmesiyle de, apandisit patlamasıyla da… Tıp geliştikçe, ölüm sebeplerinin çeşitlendiğini görüyoruz yalnızca. Teşhis biçimleri artıyor, tedavi imkanları yerinde sayıyor; hiç! Ölümün bir tedavisi yok, evet. Ölümler ancak belli bir zamana denk geldiğinde anlamlı oluyor. Ölüm bir mücadelenin parçası olduğunda manaya dahil ediliyor. Oyunda bir merhaleye dönüşüyor. Ölenler için değil gene; ölenler için aslında bitiyor oyun da, mücadele de. Ölüp gidenler, ölüp gittikleriyle kalıyorlar. Kimse onları artık gerçekten algılayamaz hale geliyor. En güzeli de bu değil mi; artık konuşamasın insanlar ki, onlarla ilgili nihaî hükümler verebilelim. Değişmesinler…


  8. Ale Lolos!

    Çok sosyal günümdeyim bugün, konudan konuya atlayabilir; yahut dokuza basarak çıkış yapabilirsiniz. Beni okuduğun için iyi günler diliyorum bebeğim.

    -Alo?

    Allessandra Lolita Oswaldo… Yani ”Alo” kelimesinin açılımı. Bu hatun Graham Bell’in yavuklusu olmakla beraber, telefonun icadından sonra ilk telefon görüşmesi yapan hatundur. Graham amca ilk telefon hattını Allessandra Lolita Oswaldo’nun evine çeker. Hatun, Graham’ı her aradığında, Graham telefonu Allessandra Lolita Oswaldo diyerek açar. Tabi bunu sölemesi zor sürekli. Çüşünüz yani.


  9. vapur_

    Bir şehir bazen yalnız bir kişinin olabilir, itiraz etmesin kimseler :)

    Serdar: “Ayine Teyzemin İstanbulunda neden vapurlar suya batmaz biliyoor musun? Çünkü onların tekerleri yok ama permaaneleri var arkasında.”


  10. Eric_Clapton_1328_19597098 Ortaçağ Avrupa’sı nedense beni fazla heyecanlandırdı hep. Genelde pek sevilmez bu çağ.  Ortada kilise dışında hiç bir şey yok, hiçbir farklı görüş barındırılmamış denerek bakılır. Çünkü bu dönem, muhafazakarlığın en üst noktasıdır Avrupa tarihinde. Ancak, bir şeyi ne kadar yasaklarsanız ve bastırırsanız, onun dışavurumu da aklınıza gelmeyecek kadar olağanüstü olabiliyor. Bu baskıyı azaltmak adına insanlar bambaşka yollara başvuruyorlar ve onların dehalarına hayran kalabiliyorsunuz. Zaten, tabir yerindeyse şuan ki icatlarımızın çoğunun kökenleri bu dönemlere ait. Bu dönemin beni daha çok ilgilendiren yönü de mitoslar, mucizeler ve hurafeler. Bir de Arthur’dan müphem bu çağa taşınmış şövalyelik kurumu.

    Hatırlarsanız, şövalyelerle dolu bu ortaçağda çok eski bir gelenek vardı. Erkek, bir kadını uzaktan uzağa sever, sonra sevdiği kadına şarkı besteler, şiir yazar ve gün gelir kadın elini versin diye, geceleri camının altında serenat yapardı. Nazlı sevgilinin yüzünü bir kez görebilmek için, sabahlara kadar kalınırdı orada. Sevdiği kadın da onu isterdi, ama hep bir başkası girerdi araya, aile, düşmanlıklar vs. Bu serenat geleneği, bizim Türk sinemasına sevdiği kızın camına taş atmak, ıslık çalmak olarak geçti.


  11. Hollandalı Ne İstiyor?

    Geldiği zaman hepimiz çok sevinmiştik.

    Rijkaard’ın ülke futboluna çok faydası dokunacağını yazmıştık.

    Ancak şimdi şapkaları önümüze alıp düşünme zamanı!

    Rijkaard’ın kendi hocalarımızdan, Türk hocalarımızdan, öz değerlerimizden nesi fazla?


  12. Niye?

    Bugün Akyazı köyündeyim…

    Köylüler soruyor bana.

    Niye?

    Niye çocuklarımız iş bulamıyor?

    Niye ürünlerimiz tarlada çürüyor…


  13. Millau Viyadüğü

    1

     
    Fransa-İspanya arasını 40 km kısaltan ve Millau ile Güney Fransa’yı birbirine bağlayan Millau Viyadüğü, devasa yapılardaki sıradışı estetik tasarımları ile bildiğimiz ve bugün 75 yaşında olan Norman Foster tarafından tasarlanmış. Kendilerinin diğer muhteşem tasarımlarına şuradan göz atabileceğiniz Foster, 1990′da Sir ünvanını, 1999 yılında da mimarlığın Oskarı sayılan Pritzker ödülünü kazanmıştır.

    343 metre yüksekliği ile (Eyfel Kulesi’nden 23 metre yüksek) dünyanın, üzerinden taşıt geçen en yüksek köprüsü Millau Viyadüğünün inşaasına 2001 yılında başlanılmış ve  Fransa cumhurbaşkanı Jack Chirac tarafından  2004 yılında hizmete açılmış.
    Köprü sadece taşıt trafiğine açık bulunmakta,  yayalar kullanamıyor.

    Bu kadar yükseklikten arabayla süzülmek, bulutların arasından… Hayal etmesi bile acayip bişey.


  14. Gri misiniz yeşil mi?

    in_to_the_green_by_heiseNe dersiniz benim gibi düşünenleriniz olmalı aranızda… Ben çoğu zaman gökyüzünde uçmakta olan bir uçak gördüğümde hep düşünürüm aynı içlerindeki yaşanmışlıkları, kavgaları, aşkı, hüznü, mutluluğu, çığlıkları ayrılıklarıyla, şiddeti, yoksulluğuyla, doyumsuzluğu istanbuldaki üstüste, yanyana duran beton yığını yaşam mekanlarımızın akşamları dışarı farklı ışıklar süzülen pencerelerine baktığımda hissettiğim gibi, sabırla bunun üzerine kafa patlatıp düşündüğüm gibi… Bazen otobüslerde bakarım insanların yüzlerine ki ben benim yüzüme dikkatli bakılmasından hiç hoşlanan bir tip değilimdir o başka :) ama şu da bir gerçektir ki tüketim fanusumuzda kimse kimseyi takmamakta hepimiz kendi işimizi biran önce halledip kabuğuna çekilme derdindeyiz bu yüzdendir uzun yıllar süre gelen çalışmalar bir iş ev aş derdi… Konudan sapmıyorum yanlış anlamayın aslında herbiri bu zincirin halkaları. Normalde sıradan, dikkat çekmeyen, kendi halinde bir tipimdir ben çoğu insan gibi. Zaten eğer metropolde dikkat çekme gibi bir


  15. Gazze ve Araplar

    gazze

    31 Mayıs sabahından bu yana çok onun öncesinde ise sık sık duyduğumuz bir cümle var… Arap dünyasının sesi Gazze için neden çıkmıyor? Arapları savunmak Türklere mi düştü? Bu soruları ben de kendi kendime çokça soruyordum.  Kudüs meselesi dışında Filistin sorunu bir Arap sorunu olarak görülebilir ve bize ne denilebilirdi? Elalemin derdi bizi niye geriyordu? Bir meselede üçüncüye ne düşeceği apaçık ortadaydı…


  16. Badem

    Datça harika bir yer. Küçük bir sahil kasabası. Geçen senelerde fazla bir nüfusa sahip değildi ama marmaris-datça arasındaki bozuk yolun yenilenmesi üzerine kalabalıklaşmaya başladı ufaktan. Bu pek sevindirici bir gelişme değil orada yaşayanlar ve datça’ya tatile gitmeyi alışkanlık haline getirmiş biz gibi aileler için. Çünkü datça’ya datça yapan nezihliğin ta kendisi. İnsanlar sakin yaşamaya alışmışlar orda, tatil için gidenler de kafa dinlemeye giderler oraya. Diğer tatil yerleri gibi yüzlerce disko bar yoktur orada, bir elin parmağını geçmez eğlence mekanı sayısı.

    Taşkoparan rüzgarları meşhurdur datça’nın. Yarım ada olmasından kaynaklandığını söyler günümüz insanları. Ama efsanesi vardır taşkoparan rüzgarının, bilmezler. başka bir zamanda ayrıca anlatırım bu efsaneyi.