yazan: einsah
Malumunuzdur ünlü komedyen Cem Yılmaz bir orta oyun (Stand-Up) gösterisinde gülmeyi tanımlarken; “Gülmek bir gereklilik değil lükstür” der. Gülmenin lüks olup olmadığı üzerine düşünceyi size bırakıp konuşmanın-muhabbet etmenin bir gereklilik mi olduğunu soralım? Bir psikolog veya sosyolog olmasam da hayat deneyimim her yaş ve her meslek erbabından insanın konuşma-muhabbet etme ihtiyacı olduğunu fark ettirdi.
bugün 0, toplam 6 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- insan karekterinde kitap ve gülmek
- sakin konusmak




Siz de eski defterleri karıştırmayı sever misiniz bilmem, ya da bir anda önünüze “kendiliğinden” açıldıklarında mesela, neler düşünür, neler hissedersiniz, hiç bilmem. Ben genelde, acayip bir “dejavu” yaşadıktan sonra sarılıyorum onlara, yoksa pek yeltenemiyorum karıştırmaya. Bir anda üzerime üşüşüyor her şey, “kilitli çekmece, karanlıkta kalan raflar, zarflar, gönder(me)diğim mektup müsveddeleri, gelen mektuplar [bir tanesi taa Hong Kong’tan, sahi bir zamanlar mektup arkadaşımız olurdu, ne oldu o geleneğe? Sanırım, artık küçük büyük herkes İngilizce öğrendi, böyle atraksiyonlarla vakit öldürmüyor... Neler gelmedi ki şimdi aklıma, Papua Yeni Gine’den istemiştim ilk mektup arkadaşımı-sormayın neden-, çok da ısrarcı olmuştum bu konuda ama kimse çıkmamıştı] fotoğraflar, yazışmalar, eski kitaplar, çeşit çeşit büyüklükte defterler hatta kalemlerim, ıvır zıvır bir sürü not, karalamalar ve hepsinden arta kalan anılar …” yine küçücük bir sebeple, yeniden yaşıyormuşum gibi hissettiğim o anlar üzerimden geçip bir kez daha ağırlıklarını bırakınca diyorum; “her yerden hatırlar toplamışız, biz.”
Son günlerde yükselen trende uyarak yıllardır amaçladığım ama cesaret edemediğim, ayrıca eşiminde amacı belli olmayan (sanırım eğlenmek için yada sokakta hatun kişiler ilişmesin diye ) teşviklerine uyup ne zamandır dış görüşümde ideal olduğuna karar verdiğim ve özenle biçim verdiğim sakallarımı keserek bıyık bıraktım. Bırakmaz olsaydım arkadaş ! Sabah aynaya bakıp şaşırmalarımı geçtim yepyeni tiklerim oldu. İkide bir içgüveysinden hallice olan bıyıklarımı düzeltiyorum, yemekte otuz kere ağzımı bıyıklarımı siliyorum bişi yapışmasın diye, arkadaşların pala diye takılmaları ayrı bir hadise. şimdi kessem ay parçası gibi dolaşıcam, sonrada gelsin sakallar bütünlük arzedene kadar çileli süreç. Eşim fena olmadı diyor (ama arkamı döndüğümde kikirdiyor kesin), arkadaşlar bizde bırakıcaz olm yada erkek olsak kesin bırakırdık diye makaraya alıyorlar, sadece babam samimi bence ” zamanı gelmişti oğlum, ama oyuncak edip kesip, bırakıp durma ” dedi. İki arada bir deredeyim, ne işim var bu yaştan sonra böyle işlerde benim yahu… iki nokta üstüste yanı aç parantez
Bir bayramı daha idrak etmiş bulunuyoruz… (Bayram hutbelerinin malumu ilan eden ses tonuyla) Bence herkesin “idrak” edemediği bir şey bu. Mesela benim. Evde, tek başıma uyandığım bir bayram sabahıydı. Dışarı çıkana kadar, bana bayram olduğu hissini hiçbir şey vermedi. Eminim, yurt dışında yaşayan Sakinkafa.com yazarları ve okurları da benzer hisleri, dışarı çıktıkları halde, yaşamışlardır.
Bir vakit, gayriresmi bir mescidde teravih namazı için toplanmıştık. Yaşlı bir amca vardı, yanıma geldi ve “arabada bir şeyler var, gel de buraya taşıyalım” dedi. Peki deyip, o önde ben arkada aşağıya doğru inmeye başladık. Asansörü geçip, büyükçe bir alandan kapıya doğru yürüyorduk. Bir arkadaşını görüp onunla laflamaya başladı. Ben arkasında sessiz sakin takip ediyordum. Bir ara, kapıya vardığımızda arkasını dönüp, “yahu unuttum ben seni, hatırlatsana evladım. tamam melek gibisin de, böyle sessiz sedasız… hadi gel de arabadaki eşyaları alalım” dedi. Sanırım şu hayatta aldığım en şahane iltifattı bu. Melek gibi sessiz olmak. 















