Bazı köşe yazarları uyarıyor: “Bu durum karşısında kahrolmalıyız!” Durumun ne olduğunun şimdi ve bu yazı boyunca bir önemi yok, bu biline. Yahut bir başka TV figürü, “Dün gece tarihî bir andı, sevgili izleyiciler. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” diyor. O “an” nedir, ne değildir, o da mühim değil. Böylesi büyük cümleler kurmayalı, kurduğum zaman da mide ağrısı yaşayalı, kendimden utanalı uzun zaman oldu. “Hayatımda aldığım en önemli karar…” diyordum mesela eskiden. “Senden daha fazla sevemem kimseyi…” demişimdir. “Sen benim en iyi dostumsun, hep de öyle kalacaksın!” derken yüreğim sızlamamıştır. Oysa o kadar hızla değişen bir dünyada yaşıyoruz ki; bazı şeylerin sabit kalabilmesinin, değişimlerin ve dönüşümlerin bu kadar belirgin bir şekilde ortaya çıkmasının imkânı yok. Gene de konuşuyoruz, peki neden?
Entelektüeller, bilim adamları, rahipler-hahamlar-imamlar, sanatçılar… Bilgiyi referans olarak kullanabilen bu insanlar çoğunlukla “büyük laflar” edebilmek üzere yetişmişlerdir. Çıkıp dünyayı değiştirmek üzere olduklarını açıklarlar. Mesela Beethoven’ın, meşhur 9. senfonisini sunmadan evvel, “Artık müzik aynı olmayacak” şeklinde iç geçirdiği rivayet edilir. Oysa pek çok sanatçı ya da bilim adamı, tarihi değiştirdiğinin farkına varmayacaktır. Bugünden bakışla, tarihin sık sık yön değiştirdiğini zannetmek oldukça basit bir düşünme biçimi gibime geliyor son zamanlarda. Çünkü ne zaman o dönüşümlerin etrafına bakınsam, uzunca bir süre hiçbir şeyin değişmediğini, hatta bu bahsi geçen değişimin de büyük ölçüde zorlama olduğunu görüyorum.
Mina Urgan vefatından evvel, “Bir Dinazorun Anıları” isimli bir kitap çıkarmıştı. Buradan yola çıkan antropolog Esra Özyürek de, Mina Urgan’ın yaşıtları denebilecek ve Cumhuriyet’le yaşıt insanlar ekseninde bir çalışma yaptı: Nostalgia for the Modern. Orada, 1923′ü takip eden yıllarda çocuk ya da genç olan insanların, bugünkü hayatı algılama biçimlerini araştırıyordu. Esra Özyürek, CHP’li bir milletvekilinin kızı; çevresi de genellikle Kemalist isimlerle dolu. O kitaptaki yaşlı insanlar, “Eskiden böyle ayrılıkçı insanlar yoktu. Bütün Türkiye devrimlere inanmıştı. Bunlar yeni çıktı ortaya” diye özetlenebilecek görüşleri dile getiriyor, nostalji duygusuyla iç geçiriyorlardı. Dönüşümün, hemen ve her yerde aynı anda yaşandığını sanmışlardı. Ankara’daki “kapalı” hayatları, onların “devrimlere direnen” kitleyi görmelerini engellemişti.
Esra Özyürek tam da bu noktadan yaklaşıyordu meselelere. Türkiye’de o yıllarda yaşanan değişimi ve bu değişimin karşısındaki değişimi algılayamadıkları için, bugünkü dünyanın değişimini de bir türlü anlamıyorlardı. Asıl problem, bir zaman için gerçekten de değişimin hızlı, çabuk ve keskin olduğunu zannetmeliriydi.
“Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?” oyununda 70′li yıllarda duvarlara sloganlar yazanlara getirdiği önemli bir eleştiri vardır Yılmaz Erdoğan’ın. Duvara “KAHROLSUN!” yazan solcu öğrenciye, kadın sorar: “Peki yazınca kahroluyorlar mı?” Aslında öğrenci de makul bir şekilde cevaplar: “Yazmayınca da olmuyor.” Aynı Yılmaz Erdoğan son filmi, “Neşeli Hayat”ta, alkol masasına oturttuğu karakterine yaklaşan meyhaneciye şu soruyu sordurur: “İçince unutuyor musun peki?” Cevap aşağı yukarı aynısıdır: “Yok, unutulmayınca içiliyor.” Hayatımızın önemli bir kısmı böyle git-geller ve cevap-karşıcevaplarla geçip giderken, “Bu olaylar Türkiye’nin gündemini sarsacak” cümlesini duyduğumuz her haber bülteninden sonra, her şeyin yerli yerinde duruyor olmasına içerliyoruz ister istemez.
Babaannelerin “din algısı” da buna benziyor çoğunlukla. Çocuklarının ahlaklı olmasını isteyen kadın, “Onu yaparsan, taş olursun” diyerek yaklaşır meseleye. Çocuk, annesine ve annesinin referans verdiği bir tanrıya inancını bu sahnede kaybedebilir. Hem de basit bir şekilde; yapma denilen şeyi yapar ve taş olmadığını görür. Gene de “abartmak” bir acizlik göstergesidir. “Herkes, benim düşündüğüm şeyi düşünmeli” diyen insanın silahıdır abartı. Gerçeklikten koparıldığı anda bütün yargı içeren cümleler, abartıya kaçan kelimelerle süslenir çünkü. O nedenle Türkiye’deki gazetelerde, büyük genellemeler ve ağır yargılamalar içeren “manşetler” kullanılır. Gazeteler, “haber vermek” işlevini çoktan yitirmiş, “işaret etmek” ya da “yönlendirmek” denilen ve gazeteciliğin “tali” veya “yorum” kısımlarında yapılması gerekeni sahiplenmiştir.
Bu medyatikleşme, elbette zaman içinde insanların düşünme biçimlerine de yansıyor. Kendinden “haber vermek” isteyen birisi, MSN iletisi olarak ya da Facebook status’ü olarak “büyük laflar” yazmaya başlıyor. Depresyonun giderek derinleştiğini görüyoruz. “Ölüyorum!” yazıyor mesela. Oysa her şey üç aşağı beş yukarı yolundadır. Babaannemin, “ölüyorum herhalde” diye yakındığı, lakin -Allah daha uzun ömür versin- yıllardır yaşadığını da biliyorum. Bu öykünme durumu, “abartma” denilen ve aslında dönüşümleri gözde büyütmeye yarayan süreçleri -bence- anlatıyor. Oysa böyle “büyük laflar” ettikçe, insanların duyguları manipüle ediliyor, basit ve günlük bir hadise, çağları aşan bir trajediye dönüşebiliyor. (Bu demek değildir ki, insanlığın ortak acıları ve çağları aşan trajedyalar yoktur…)
bugün 0, toplam 1 defa okundu...













nohut bunu begendi
Merhaba,
Akşamları işten yorgun bir şekilde eve geldiğimde (ki bu 23:00 civarı oluyor) biraz haber sitelerinden gündeme yaklaşmaya çalışıyor,sonrasında takip ettiğim bir kaç yabancı dizinin yeni yayınlanan bölümünü izliyor,bilgisayarımda birazcık oyun oynuyor ve son günlerde yazılarını okumaya çalışıyorum.
Edebi,dinlendiren bir dilin var…bunun için tebrik ediyorum….Bende bazı akşamlarda yazmaya çalışıyorum…artık kalemin ucuna ne gelirse :)
teşekkür ederim. 23.00 civarı yorgun argın bir şekilde eve dönülen iş ne ola ki?