Sprite’ın meşhur reklamının sloganıydı bu. “Kapitalizm daha ne kadar acımasız olabilir ki?” diye iç geçirmiş olabilir, her gün mutlaka bir defa uğradığım, bizim evin altındaki kitapçının sahibi. Belki de hiç televizyon izlemiyor, hiçbir gazetede reklam sayfalarını okumuyor, hiçbir marketten sprite alma gereği duymuyordu. O nedenle, onu bu kadar da zan altında bırakmam doğru değil. Benim meselem “acımasız” olma haliyle… Vicdansızlık da denebilir ama “acıma duygusundan yoksun olmak” diye tarih ediyorsa sözlükler, ikinci tanımda kalmak daha akıl kârı. Misal kendimi vicdanlı ama acımasız görürüm zaman zaman. Tersi de mümkün olabilir belki; vicdansız ama acıma duygusuyla dolu. En nihayetinde, acımasız deyince insandan bir uzaklaşma kastediliyor. Peki gerçeklerin acımasız olması nasıl bir şeydir o halde? Gerçeklerle muhatap olanın zayıflığına bir vurgu var gibi…
Bendeki acımasızlık insanlara farkında olmadıkları yanlarını alenen göstermekle ortaya çıkıyor zaman zaman. Mesela geveze ve dominant bir insanın bulunduğu ortamda, geveze ve dominant davranmak gibi. Dalga geçmeyi çok seven bir insanla dalga geçmek gibi. Kendisini çok beğenen birine karşı en egoist tavrımı takınmak gibi. Samimi olmayan birine karşı samimi olmayan kötü hislerimi yüzüne vurmak gibi. Üstelik hiçbir zaman da “aman beni olduğumdan farklı tanımasın!” gibi bir açmaza düşmedim bugüne kadar. Zira beni tanıyamayacağı, buna tenezzül bile etmeyeceği çok açık insanlardır bu tavırlarımla hemhâl olan.
Şimdi muhtemelen aklınızda “uç örnekler” vardır. Cem Yılmaz, bir gösterisinde “Ulan insanlara öleceksiniz, diyorum. Herkes başkasına söylüyorum zannediyor” demişti. Bu yazıyı okuyan ve tanıdığım herkese az veya çok yapmış olabilirim bu hamleleri. Bu hareketlerden bir “fayda” amaçlamadığımı da aktarmış olayım. Zira böylelikle “hikmetli” bir ders verme niyetinde de değilim. Sadece hoşuma gidiyor. Samimiyetin ne olduğunu sokakta, insanların maskeler takmadığı ve çıplak bir halde dolaştığı o sokak aralarında öğrendiğim için belki de, azıcık samimiyetsizlik feci gözüme çarpıyor. Poker oyuncusu olmanın da böyle etkileri vardır muhakkak. Poker’de çok iyi olduğumdan değil, sadece gözlerin ne anlattığını bilmekle ilgili.
Hiç tereddütsüz şunu söyleyebilirim; bazı insanlarla yaşadığım uyuşmazlık, onlardan soğumama değil nedense daha çok mücadele etmeme yol açıyor. Ortalamaya nasıl hitap ediyorlarsa, ben de onlara öyle hitap ediyorum. Madem acımasız gerçekleri anlatıyorum, şunu da ilave edeyim: Bu onların içindeki ‘potansiyel insan’a olan muhabbetimi kesmiyor, ancak onun dışarı çıkmasını engelleyen bağnazlığa saygı duymuyorum. Bazıları herkesle muhabbet edebiliyor olmama takılmıştı. Sınıfın en tepki çeken karakteriyle bile diyalog kurabilmemi yadırgıyordu. Bir yazarın, romanındaki en kötü karaktere gösterdiği şefkate dairdir hislerim. Onun yalpalayarak çizdiği yolu önemsiyorum zira. Kendi yalpalama anlarıma yönelik izdüşümlerini izliyorum.
Nerede iğrenç bir hâl, tavır, fiil varsa, ben oradayımdır. Sokakta da böyleydi, şimdi hayatın herhangi bir yerinde de. Karanlık sokakları arşınlamak, geç saatlerde otobüste, metroda, tramvayda gördüğüm manzarayı hafızama nakşetmek… Çünkü ben oradayım. Vicdanımla hesaplaşırken, gözlerimi kapatamam madem; gecenin bir yarısı şehrin herhangi bir yerinde yaşanan insanlık dışı durumun da “insan”la ilişkisini yadsıyamam. Sabahın 4′ünde Taksim’den Bakırköy’e taksi dolmuşla gelirken, ön koltukta oturan sarhoş orta yaşlı kadının, bir viraj esnasında arabanın içine düşüp kafasını kapıya vurduğunda, beni gark ettiği boşluğu iyi biliyorum. Kafası iyi bir amcanın beni geceleyin bir saat boyunca alı koyup hikayesini anlatmak istediğinde, onu dinlemeye iten duyguyu iyi biliyorum. Yine kendinde olmayan bir adamın, tramvayda karşımda oturan yaşlı teyzeyi taciz edişinde nasıl da önce kendimden iğrendiğimi hatırlıyorum. O yaşlı kadın başka bir yerde, küçük çocukların “tonton teyzesi” olabilirdi, lakin muhtemelen tanıdığı o adamı ancak bir sigarayla uzaklaştırabildi kendinden.
J. M. Coetzee, bir romanında kendisini “kötümser, anarşist, dinginci” olarak tanımlıyor. Hâlimiz kötümser, çünkü görüyoruz kötülüğün kapsama alanını. Anarşistiz evet, çünkü bize dayatılan düzenin “acımasız gerçekleri”ne aşinayız. Bir de dinginciyiz, pasifistiz, elimizden gelmiyor düşmüş bir insana el uzatmak. En kötü ihtimalle onu “dinlemek”. Oku, ey insan, sana açılmayan kitapları da aç ve oku!
bugün 0, toplam 5 defa okundu...













uzun zamandır yazdığınız yazıları takib ediyorum.yine vicdana seslenen güzel bir yazı.insandan ümidi kesmemek önemli zira..
sana açılmayan ve “sana yazılmayan” kitapları da oku insanoğlu demek geldi içimden.
ya da biraz vicdansızlık edip, hayatı ve dünyayı ne hale getiren insanoğluna acımaya değmez demek…