“Her şey eninde sonunda sessizdir” diyordu İlhami.
bir günün kırılganlığından kalan
ve tekrar tekrar kırılan
müteellim bir insan sesinin başlattığı
ağlamanın kırı
sessizdir.
‘Hüznün Mesnevisi’ bitmiyordu ki burda, burada yeniden yeniden başlıyordu.
‘Denebilir ki bir insan en çok ağlarken güzeldir’ derken acaba neyi görmüştü İlhami?
Evet sabır olmasaydı, yeryüzünde kalamazdık bir gün bile kalamazdık!
Acıtmadan bırakmayan sözleri sever misin sevgili okur? Uğraşmaya değer görür müsün bir şiirin nedense anlayamadığın o anki satırını. Hani der misin ya da tasdikler misin kendini işte; demek yaşamam gereken, demek duymam gereken, görmem gereken demek, bir şeyler daha var diye. Bir sürü şey var diye!
Seni kendine getirecek işte, ’bir cümle daha’ der misin, ister misin?
Beni kendime getirecek bir cümle daha…
Beni kendime getirecek bir cümle daha arıyorum; bu kez yürüyerek, ama sırtımı da dayayarak ‘ilhamiden mırıldandıklarıma…’ Ben de elimi kaldırıp izin istiyorum… Biraz da ürkek bakışlarımla bu onurlu yürüyüşün yolcusu oluyorum.
Unutuyor muyum kaçmak neydi, unutuyor muyum yoksa? Halbuki yakalandım artık satrança, yakalandım artık bu mısraya!!
Sana mısra demesem, sana ben de nimet desem. Hani atmaya kıyamadığım… Bir kuş gibi başımı eğip yediğim o nimetin kırıntıları gibi mukaddes olsa bakışlarımdan geriye kalanlar. Kahve fincanı gibi olmasa da ağzım; hatta kahve gibi, acı bir kahve gibi olsa ağzım. Sonra dudaklarımdan geriye kalan yarım sözlerin, bölük pörçük seslerin hatırı da mı olmaz sende. O irili ufaklı kırıntılar gibi!
Ne diyordum? Daha ‘be’ye gelemedim!
Gelip gidip bir şey bulamayanların sığınağı ‘elif’teysem de hala bir şeyler diyebiliyorum, dileyebiliyorum ya!
Bak ne diyeceğim sevgili okur, nice anlamadığım nimetler yani mısralar bir gün ansızın gülümsediler, size de gülümserler. Bilmem acı bilmem tatlı.
Mesela okuyup okuyup zamanı erittiğim dakikalarda, kendimi o şiir için eritemediğim ama; yani bir türlü ‘nimet’in kapısından girmeme iznin olmadığı zamanlarda iki şey yapıyorum.
***
Şuydu iki şey ve ilki nedense kolaydı. İlki gerçekten kolaydı!
Hemen tertemiz bir A4′e tane tane, yeniden yazılıyor gibi, yazılmış gibi sıralıyorum metinleri; nimetleri…
Sonra çekmeceme itinayla yerleştirmeden önce uzunca bakıyorum şöyle ona, sonra yatırıyorum onu yatağına, yani dağnık çekmeceme. Üstünü kapatıyorum sonra ve çekiyorum çekmecemi.
Bitti!
Rahatsız etmeye kıyamadığınız, kimseyi dahi yanına yaklaştıramadığınız, masum masum gözlerini kapamış derin uykulardaki bir o kadar kuş uykularındaki bebeğiniz gibi… Bebeğinizi nihayet uyutmuşsunuz gibi, bitti!
Şimdi geldik: iki.
İkincisi de şu bayım : Hiç bir şey yapmıyorum! Uzun bir zamanın geçmesini bekliyorum bilinçsizce ama farkında(!) Belki bir belki iki yıl belki Yahya Kemal’in on dokuz yıl bekleyip de yerine koyduğu o kelime gibi bekliyorum ben de. Nihayet yerini alan mecrasını bulan o kelime gibi.
Niye mi?
Taşlar yerli yerine oturacak o zaman işte, o zaman anlam da kalmayacak zaten anlamsızlık da. Dahil olunca cümlenin merkezine dahil olunca nimete; merkez sen
oluyorsun okur sen!
Şiirdeki sen oluyorsun. Romandaki sen oluyorsun. Şarkıdaki sen!
***
Hani hatırlıyor musun şiiri, şiirdeki seni. İşte otururken kendi başına çok yalnız bir bankta geçip gidenleri seyrediyordun belki de, belki de ağlamak en çok sana yakışıyordu böyle anlarda…
Değdi gördün mü, sabır her şeye değdi!
Bekleyiş değer her şeye. Kalbinden düşürmediğin dua gibi, ellerini semaya kaldırmaktan yorulmadığın gibi. Değer her şey, her şey değer sevdiğim.
Sevdiğim şiir.
Kaçmak neydi unutuyor muyum diye sormuştun, nasıl unuturum ki o mısraları:
‘yürümenin dışında bütün eylemlerin adı
kaçış kaçış kaçıştır’
Sessizliğin bu kadar yakıştığı bir mısrayı görmedim ben, yürüyüşün özgürlüğe bu kadar yaklaşıp yakıştığı bu anı… Kaçış kaçış kaçışı..
Kaçmaya doğan bütün adımların, yo yo kaçışa koşan bütün adımların açılışı bir son değil yeni bir başlangıcın adı oluyordu bu mısrayla.
Nimetin şükrünü eda için koşuyoruk hepimiz.
Yeni bir başlangıcın adı dalgalandırıyordu bayrağını.
Hangimiz en çok koşarsa, hangimiz en çok ayakları nasır bağlayana kadar bu onurlu eylemin yolcusu olursa bayrak dalgalandıkça dalgalanıyor!
***
Ve dahi yürüyüşle kaçış arasındaki o ritmi hiç bozmadan, o ritmi nimetin ağırlığını daima üzerinde hissedercesine hiç bozmadan, suda inadına yürümeye çalışarak işte, o büyük sefer başlıyordu. Kalbin sefer ediyordu.
Kalbime sefer ediyorum.
Ayaklarıma seferber olan kalbimin ritmi ise bu akıştan memnun, tam da şimdi acıtmadan bırakmayan sözlerin zamanı.
bugün 0, toplam 1.727 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- vücudumuzun değerli olduğunu anlatan şiir
- vücudumuz değerli ile bir şiir
- vücudumuzun değerli olduğunu anlatan şiirler
- vucudumuzun değerli olduğunu anlatan bir şiir
- vücudumuzu anlatan şiirler













keşke İlhami Çiçek’in de kim olduğunu, oldukça kısa olan özgeçmişini sıkıştırsaymışsınız araya…
herhangibiri,
bilirsin, benim favori şiirlerimden biridir satranç dersleri. paşalıdan dinlerdik hani hatırlar mısın? Atlansoy’dan iyi günler ilerde’yi okurdu bir de çok sık. çok mu geriye gittim:)?
1:Başlık’la ilgili bir durum oldu bu, kastım bir yazı dizisi olarak bir kuple şeklinde şiirlerden örnekler vermekti aya..
2:’gece yürüyüşü’ veda edeli çok olmuş.. sonra ‘düş vakitleri’.. adları mı kaldı yalnızca..
aslında geride kalan persephone 11′leri beklemek ve cızırtılı radyo;)
ve bir de “acıtmadan bırakmayan şiirler”
3:)http://www.gencdergisi.com/index.php?option=com_content&view=article&id=332:brahim-paal-ile&catid=50:roepoertaj&Itemid=105
Şu anda masanın üzerinde anısına çıkmış “GÖĞEKİN” isimli kitap duruyor şairin… Nuri Pakdil’in “bir şiir sandığı” dediği, kısacık hayatını Necip Fazıl’ın “beyni zonk zonk sızlayanlar” olarak tarif ettiği “şanslı” azınlıktan birisi olarak bitirmiş birisi…
“çökük bir kapı
bir at kapaklanması resimde
sağnak da var – bir adam
sürekli ıslanıyor
gece
bir resim neyse odur
bir at
bir kere kapaklanmışsa
kapaklanmış bir attır o”
diye yazabilecek kadar yalın…
“her dakika
henüz ölmüş gibi ebûzer”
diye yazabilecek kadar da hüzünlüdür…
Ve kitabın arkasında bir Yunus Emre dörtlüğü
“Bu dünyada bir nesneye
Yanar içim göynür gözüm
Yiğit iken ölenlere
Gök ekini biçmiş gibi”