Aristo’dan bahsedeyim de biraz gündem okuması yapalım istiyorum. Malum, Antik Yunan’da ülke kavramı yoktu, yerine şehirler (polis) vardı. Her şehrin de bir “düzeni” olmalıydı. Aristo’nun “demokrasi” anlayışı, her kafadan bir ses çıkması, yani “kaos” idi. O dönemlerde görülen en yaygın yönetim biçimi bugün “dikta rejimi” (tyranny) dediğimiz şeydi. Tek kişinin hakimiyeti söz konusuydu. Bilimin ve sanatın geliştiği bazı şehirlerde ise, “oligarşi” hâkimdi. Güç, bir grup insan arasında paylaşılırdı. Aristo, şehrin “meclis” denilen yerine halkın katılımını önemser, hatta katılmayanlara para cezası verilmesini öngörürdü. Buna, “Atina demokrasisi” derlerdi. Bu düzende, kadınlar ve köleler hâlen “görünür” kitle değilse de, neticede ortak karar alma mekanizması gelişmişti.
Aristo, şehri yönetecek olanın seçiminden önce şu tespiti yapar. Üç tip insan vardır: filozof, bekçi ve tüccar. Bu üçlüden, filozofun önde olmasını düşler Aristo. Lâkin hesap etmediği şey, filozofun idaresinde karar kılabilecek olanın bekçi ve tüccar olduğudur. Tarih de bize öğretmiştir ki, gücün birimi o devirde ne ise, yöneten de o kesimdendir. Yani eğer, savaş devrindeysek ve ülke (ya da şehir) tehdit altındaysa, yönetici her türlü “bekçi” olacaktır. Silahlı olan, diğerlerini alt etmesini bilecektir. Eğer devir, finans devriyse ve parası olan silahı da satın alabiliyorsa, yönetici “tüccar” olur. “Filozof” ise sırasını bekler hep; barış dönemi uzun süre gelmez çünkü. Geldiğinde ise çabucak bekçilerle tüccarların çıkarları birleşir ve savaş düzeni yeniden kurulur.
Bu bakımdan, demokrasi aslında “savaşsızlık hâli” için tesis edilmiş bir sistemdir. Lâkin hesap edilmeyen şey, ya da tarihin bize öğrettiği, demokratik olarak da savaşlar devam edebilmektedir. Mesela, 27 Mayıs 1960′ta hükümete karşı birleşen muhalefet ve “bekçi” etkin bir sindirme faaliyeti ile “demokratik bir darbe” gerçekleştirmiştir. Yahut paraya teslim olan bir düzende, kapitalizm gelecekse bir memlekete bunun “kontrol altında” (bunun anlamı, ‘zengini biz belirleriz’dir.) gelmesi için 12 Eylül 1980 darbesi gereklidir. Tüccar ile bekçi’nin iş birliği her daim “filozof”un aksine gelişmez. Bazı zamanlar vardır ki, felsefe de çarka dahil olur ve koskoca bir medeniyet “güç” elde etmek adına serpilir. Batı’nın “modernite” dediği şey budur. Buna karşı çıkan, arka plandaki “emperyalizm”i gören ve topyekün bir “muhalefet” cephesini kuranlar, 1960′ların şanlı “post-yapısalcı” filozofları’dır.
Dünyada “Bilge Kral” ünvanı alan Alija İzzetbegoviç dışında, pek fazla “filozof” kral yoktur ki; aslında İzzetbegoviç de asker kökenlidir. II. Dünya Savaşı sırasında askerlik mesleğini icra etmiş, ardından hukuk okuyarak siyasete atılmıştır. Evet, Aristo’nun “filozof” dediği sınıf modernite ile birlikte “hukuk” alanına girmiştir. Salt felsefe akademiye tıkılmışken, hukuk adamları kendilerini “filozof” gibi görmeye başlamıştır. Lâkin hesap edilmeyen, hukukun da bürokrasiye mahkûm olduğu ve ekonomik çarklara çok çabuk angaje olabildiğidir. Ayrıca hatırlatmakta fayda var, “savaşın hukuku” diye bir şey yoktur.
Bahsi geçen üç zümrenin Aristo’dan sonra hayli karıştığı, birbirinden etkilendiği ve belki de başka zümre(cik)leri doğurduğunu bildirmekte fayda var. Gene de, temel hatlarıyla doğruluğu geçerli olan bu tespitin, bugünün şartlarında, “güç birimi” denilen şeyle ilgisini şöyle dillendirmek mümkün: Eğer “bekçi” iktidar olmak istiyorsa, düzende “korku” hâkim olmalı ve iç/dış tehdit konusunda halk ikna edilmeli. Eğer “tüccar” iktidar olmak istiyorsa, insanlar parayla satın alınan şeylere müptela olmalı, maddi kaynaklara dair adeta tapınılası bir bağımlılık oluşmalı. Peki eğer “filozof” iktidar olmak istiyorsa? O zaman ya Lenin gibi “bekçi” ile anlaşma yapılmalı; yahut Obama gibi “tüccar” memleketinden olmalı.
Gündemi okumak size kalmış. Lâkin tarihin bize öğrettiği, demokrasinin geçer akçe olduğunu sandığımız bu dönemde, yapının (structure) değişmesi için kamusal vicdana sığınmaktan başka bir şey elden gelmiyor. Belki de vicdanlara seslenmek lazım…
bugün 0, toplam 27 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- aristonun demokrasi anlayışı
- aristo ve demokrasi
- aristotales demokrasi anlayışı
- aristonun demokrasi fikri
- aristoteles demokrasi düşünceleri













Kurumsal olarak bakılırsa,Türkiye’de bu işler biraz şöyle; bekçi artık korkuluk görevi görür, ses, görüntü vardır ancak efekt yoktur ve sadece arada bir beğenmediği kendi bahçesinin horozlarına kışkış demeyi bilir, korkutmak adına bazen bir iki el ateş de eder, gözünü çıkarmaya gelen kargalara ise kolları açık bekler. Dışarıdan bakan da adam sanır.
Tüccar, kaçak, çakma mal, rüşvet, hortumlama, hatta gdolu gıda pazarlama vs. gibi eylemlerle ekonomiye katkıda bulunur. Çalışana ise alet edevat muamelesi yapılır ve vergi milyarderi olma yoluna gidilir çünkü yatırım insana değil, mal’adır.
Filozof yoktur, ancak kendini filozof sanan çoktur. Filozof koltuğundaki kişi halkın adamıysa göz boyar, değilse şeytan kovalar…
pek bi karamsarsınız…
halbuki, her “değer” illa ki kıymet bulur.
“balık bilmezse halık bilir” mantığı yani:)
“Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?”——cemil meriç