Hayatımda çok kereler âşık olmadım. Hatta geriye bakınca, bir ya da bir buçuk kere. Fakat aşkla ilgili dostlarımdan edindiğim bilgiler, kitaplardan ve filmlerden, hatta müziklerden edindiğim tecrübeler var. Duyguların nasıl oluştuğunu ve ortaya çıktığını biliyorum. Orhan Pamuk, mideden yukarı doğru yayılan bir yanma hissi, der mesela. Dream Theater isimli müzik grubu, “aşk, kanın bir eylemidir” der. Bir dostum, sevdiğim kadının bir başkasına aşık olması durumunda bana “Bırak artık elâlemin kadınını düşünmeyi” demişti. Bütün bunlar, bana “aşk” hakkında bilgi veriyor elbette. Fakat ben “âşık olmayın!” diyerek, provokatif bir eylem peşindeyim.
Zeki Demirkubuz‘un “Masumiyet” filmini seyredenler, Romeo ve Juliet‘in bu devirde nasıl yaşayabileceklerini görmüşlerdir. Dünyanın kirlenmesi, duyguları keskinleştirip, kısa zaman aralıklarına hapsederken, tereddüte güç veriyor elbette. Nihayet, aşkı besleyen en önemli etkenlerden tutku, bir girdaba dönüşüyor. Boğuyor insanı. Ölüme götürüyor. En sonunda, filmde de geçen ifade ile “Senden başka kimse var mı ki abla?” diyor karakter. O kadar tekilleşiyor âşık olunan, o kadar sıyrılıyor bakışlardan; günahlarından arınıyor. Benlikse, heyhât, neye dönüştüğünü bile keşfedemiyor. Nazan Bekiroğlu‘nun enfes tespiti ile aşk, eğer ebedî bir kaynağa bağlanamazsa, benlikleri kendi varoluşlarına hapsetmeye başlıyor.
Eternal Sunshine of the Spotless Mind‘ı (Sil Baştan) izleyenlerse, modern çağda bir Faust‘un ne kadar romantik kalabileceğini anlatıyor. Bu kez şeytan şöyle fısıldıyor: “Biliyorum, sen âşık olmaya çalıştın ama bak yine tıkandın. İstersen, bütün yaşadıklarını silebilirim dostum.” Sadık ve romantik kahramanımız, kendisine yapılan bu “silme” eylemine karşılık veriyor. Fakat bir kaçış arıyor sürekli. Bilinçaltında bulduğu izleri sürüp, şeytandan uzağa yani o eski “romantik aşk” merkezine ulaşmaya çalışıyor. Oysa şeytan, onu baştan sonra klişelerle ve kodlanmış bir yaşam tarzıyla tehdit ediyor. Bir süre sonra bütün aşklar “ilişki“ye evrilirken, Joel (Postmodern Faust) tekrar başlayıp “aşk”a imân ediyor ve film bitiyor.
Şimdi sevgili arkadaşlar, şeytan böylesine rutinliği fısıldarken bizlere; duygular ölüyor ve akıl bütün gösterişiyle karşımıza “seçimler” çıkarıyorsa sürekli… Aşkı o derin saflığı içinde nasıl yaşayabiliriz? Bu soruya verilecek cevabın, aslında bütün bu hayat keşmekeşi içinde, neo-liberal (geç-kapitalist) dünya düzeninin dayattığı “dünya nimetleri” arasında, nasıl ayakta kalacağımızla da ilgisi var. İlkeleri, prensipleri yahut değerleri olan insanların, bunlara çamur bulaştırmadan “hayat” içinde nasıl konumlanabilecekleri de buna bağlı. “Âşık olmayın!” derken bir anlamda “kendinizi bu karmaşa içinde yormayın” demeye de çalışıyorum. Aldanmayın, diyorum. Aşk‘ın genç ve kusurlu insanların işi olmadığını anlatmaya gayret ediyorum.
Fakat bütün bu uyarılarıma rağmen, hâlâ âşık olabiliyorum, evet. “Yazı yazarken ince parmaklarıyla, önce alt dudağını, sonra üst dudağını, sonra tekrar alt dudağını ıssıran bir kadına bakınca, içim gidiyor bazen”, evet (bu gayet kişisel ayrıntıyı, yakın okuyucularıma ithafen yazıyorum). Demek ki, diyorum “umut” var hâlâ. Âşık olmayın, derken bir yandan da “umudunuzu öldürün” diyorum bu nedenle. Orhan Pamuk, Flaubert‘le ilgili konuşmasını yaptığında, “Tamam artık bu adam erdi.” demiştim. Fakat sonra gitti, Hindistanlı bir kadınla “birlikte olmaya” başladı. Sonra da Viyana’dan birkaç yazı gönderdi Sabah Gazetesi‘ne. Hem de “Bakmak” ile ilgili. Ben dahi bu “bakış” meselesinde, o ince parmaklı güzel dudaklı kadına meylettiğim için kendimi suçlarken, koskoca adam nasıl vicdanı rahat olabiliyor, diye düşünmedim değil.
Nihayet, gerçekten “büyüyene” kadar âşık olmayın lütfen. Yahut adını “aşk” koymayın o basit hislerinizin. Ben de vazgeçiyorum ilk cümlemden; hiç âşık olmadım ben. Yılmaz Erdoğan‘ın dediği gibi “aşklaştık sadece, âşık olmadık” derim. Lütfen siz de, şeytanın fısıltıları arasında, ya Postmodern Faust‘umuz gibi kendinizi tanıyın ve bilinçaltı maceranıza çıkın; yahut umudunuzu karartın ve “uyanmak” için çabalayın! Düşte elini tuttuğunuz kadın/erkek gerçek hayatta sizden fersah fersah uzakta olabilir.
bugün 0, toplam 46 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- aşk zincir
- askla ilgili resimler
- ask resimleri zincir
- aşk zinciri
- aşkla ilgili fotolar













sadece:
“aşkı hayal yaratır”
“Kolera günlerinde aşk ” bu güzel yazının üzerine bir kez daha izlenecek bir filmdir, aya’nın ve filmdeki Fermina’nın dediği gibi aşk bir yanılsama mıdır bu yaşlarda, değil midir , nereye kadar yok sayılabilir , cevabı bu filmdedir!
( ayrıca filmin müzikleri harikadır, shakira’yı “la despedida”yı söylerken tanıyamazsınız bile, bunu bir kenara yazmak lazım )
Orhan Pamuk, mideden yukarı doğru yayılan bir yanma hissi için aşk diyor ama bazı doktorlar bu semptomlara reflü tanısı da koyabilir. Bu yazının altına böyle bir yorum yazmak biraz abes elbet ama eğer aşık olmayalım diyorsak sevgili aya, “disillusionment” (yanılsama) olmadan da olmuyor.
editör’ün notu: sevgili hacıyatmaz, gramerde yatmışsınız :)
ayrıca resim de fena arabesk olmuş aya :)) anlaşılan, o derece umutsuz bir vakıaymış şu aşk denilen illet…
sorun şu: sevgilisinden yeni ayrılmış, yahut uzun zamandır aşkı bulamamış birisi bu yazıyı yazar, okur, beğenir… tam da ciddi anlamda aşka yakın, aşkı hisseden ve sevilen/aşık olunan birisinin bu yazıyı yazmasını ya da onaylamasını istiyorum ben.
Ne cok sey istiyosun sen aya:)
“aşk, eğer ebedî bir kaynağa bağlanamazsa, benlikleri kendi varoluşlarına hapsetmeye başlıyor.” Ben çok doğru bir tespit… Yazı çok güzel olmuş elinize sağlık. :)