Tasavvufta suret, aşılması gereken bir perde iken… Ve dahi temsil ettiği “öz” olmazsa, hükmü bir kabuktan fazlası olamayacakken…
İnsanın( neden “zaaf” kelimesini çağrıştırır bu kelime bu kadar) biraz korku, biraz sığınma hissinden, suretin ötesini görmeye muktedir ol(a)mayışını anlatıyor Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı” isimli filmi. Yağmurlu bir günde, Halil isminde bir boyacının(ki Müşfik Kenter canlandırmaktadır bu karakteri), boyamak için girdiği köşkün duvarında resmi asılı, kocaman simsiyah gözlü kıza olan aşkını anlatıyor. Türk filmlerinde görmeye alıştığımız tipik Yeşilçam jönlerinin aksine içe kapanık ve melankolik biri olan Halil, o günden sonra bir yıl boyunca her gün gidip o resme bakıyor, bakıyor. Her defasında başka bir şey görüyor muhakkak. Bir gün kız(Meral) çıkagelip, Halil’i öyle resmine bakar buluyor ve bir vakit sonra bu aşka kayıtsız kalamıyor, karşılık veriyor kendince. “Kendince” , çünkü Halil’in âşık olduğu o değil, duvarda asılı resmidir. Ve hikâye alıştığımız şekilde devam etmiyor, asıl gelince suret hükmünü yitirmiyor.
Diyalogların çok az ve kısa olduğu bu film, derdini yalnız “söz” ile anlatabilen o dönem Türk filmlerinin klişeleşmiş hikâye ve kahramanlarından, gerek müzikler ve görsellik (filmin çekildiği mekânlar izleyene Tanpınar’ın “Huzur”unu anımsatıyor. Tanpınar da, Erksan da sanki İstanbul aşklarını anlatacaklardır da, Mümtaz’la Nuran, Halil’le Meral bahanedir), gerekse de konuyu ele alma biçimindeki şiirsellikle kolayca ayırt edilebilir.
İkisinin de bakışlarında keder vardır. Sevdiği adamın, aşkına kayıtsızlığına sebep kendi sureti iken Meral’in yaşadığı acı. Ve iç dünyası ile gerçek hayatı örtüştüremeyen Halil’in, aylardır bir resimden “kurduğu” sevgilisini kaybetme korkusu.
Nuri Bilge Ceylan’ın “Uzak”ı kadar üzerinde konuşulası bir film olan “Sevmek Zamanı”(1960’ların teknik şartlarını ve oyunculuklardaki abartıyı görmezsek tabii) zengin-fakir, geleneksel-modern çatışmalarını çok güzel anlatıyor. Misal Meral’in şemsiyesiyle yağmurdan kaçmaya çalışırken, Halil’in “şemsiyesiz” ve “telaşsız” hali ile bile “biz ayrı dünyaların insanıyız” deyişi. Konuyu işleyiş biçimindeki farklılık ve metaforik anlatım biçimi nedeniyle, çekildiği dönemce doğru ‘okunamamış’, hatta sinemalarda gösterime girememiştir. Düğün sahnesinde, fotoğrafta olduğu kadar beyaz perdede de güzel duran “gölge” ile Ayasophia’nın da bir yazısında bahsettiği Platon’un mağara alegorisine gönderme yapıyor yönetmen.
—
Bu kadar, “suret”, “asıl”, “aşk” demişken; Mecnun’un, Mevla’ya suret olan Leyla’dan geçmesine de değinmek lazım, lakin başka bir yazıda.
Not: persephone’nun Şairle Karşılaşma’sına yorum yazma niyetiyle başlanıp buralara kadar gelinmiştir :)
İlginizi çekebilecek başka yazılar
İlgili yazı yokmuş



















hayatımdaki tevafuklar zinciri bu yazıyla da son bulmayacak gibi..sağolasın ayine, yalnız doğru söyle bu filmi izlerken sen de tek başına mı izlemeyi tercih ettin?
bu filmi izlerken, Halil’in “boyacı” olması, bende İbn-i Arabî’nin “mürekkep” örneğine bir gönderme gibi gelmişti. hani tasavvufta da neticede, boyamak (sıbğatullah/Allah’ın boyası) önemli bir hadisedir falan diyerekten…
halil “zorda olsa” suretinden hakikate döndü(!)Yani, seven sevdiğine kavuşup “onun rengiyle” boyandı:)
bana sorarsan Aya, Halil’in boyacı olmasının; işçi, temizlikçi yahut bekçi olmasından çok ta farkı yoktur. Zira altsınıftan ve fakir olması yeterlidir o “karakter” için. Zaten o döneme göre, filmdeki detaylar bile “fazla” gelmişken, o kadar derin bir bakış, o kadar imgesel bir sinema dili kullanmış olabileceğini de sanmıyorum yönetmenin. (tamam, muhtemelen “mağara alegorisi” de benim “gördüğüm” bişey yalnızca.)
ayrıca tasavvufta “boyamak”tan ziyade, “boyanmak” değil midir aslolan?
boyayanla boyanan bir zaman sonra “bir” olunca, farkeder mi ki? :)
fark eder,
eğer boyanan “enel hak” diyorsa fark eder!