“Bu eller sanat için yaratılmamış” dedi. Kimbilir kaçıncı kez ellerini ameliyata yeni girecek doktorlar gibi tutup, ters düz ederek insanlara sitemkar bir dille sesleniyordu. Yetenek dedikleri tanrı vergisi bir nimet midir, yoksa insanın kendinde keşfedip üzerine giderek geliştirebileceği bir meziyet midir, belki ikisi bir arada olmalıdır ha? Ne sesi güzeldi, ne eline kalem alıp bir şeyler çiziktirmeye kalktığında ortaya avamın ilgisini celbedecek bir şemal koyuyordu, ne şutları sertti, ne de bir enstrümana hükmedebiliyordu. Tüm hayatı okuyarak ve konuşarak geçmiş, insanların ilgisini çekmeye çalıştığında da sadece konuşuyor veya yazıyordu. Yapabildikleri bundan ibaretti ama kendisi gibi birçok kimse ortada salındıkça yine basit bir gölgeden öte değildi.
Ülke şartları zor. Herkeste bir çekememezlik, bir ortalamaya indirme çabası, bir “ben söyledim olduculuk”… Bu koşullarda ne amatör olarak, ne de profesyonel olarak icra edebileceği bir ilgi alanı oluşturması zordu. Hep bir kusuru vardı, kendisi ne kadar aksini ispat etmeye çalışsa da insanların nazarında özürleriyle olan birisiydi. Hep de imrenmiştir, tıpkı başını yastığa koyar koymaz uyuyan insanlara imrendiği gibi, emeğiyle ortaya birşeyler koyan insanları uzaktan uzağa takdir etmişti. Örnekler kendisini ürkütüyordu. Bu kadar kalabalık bir ülkede, başarılarıyla övünülebilecek edebiyat camiasında, müzik camiasında, spor camiasında iyi yerlere gelmiş kimselerin eleştirmenler veya topluluklara hitap eden diğer kimseler tarafından hep bir kulp bulunup tebâda başka yönleriyle tartışılır hale getirilen insanlar onu korkutuyordu. Sanatçı olmak ile ünlü olmak arasındaki ince çizgi ise hep yıpratıcıydı.
Belki çareyi diğerleri gibi çekip gitmekte bulacaktı. Başka ülke topraklarında, başka milletlerle iç içe, o hep ihtiyaç duyduğu huzur ortamında çalışmalarını icra edecekti. Bu sefer de arkada bıraktıkları huzursuz olacaktı. Yokluğunda, hakkında iddia edilenler kontrol edemeyeceği bir hale gelecekti. Bir nev’i ortamı “başıboş” bırakacaktı. Bunu da içine sindiremezdi. Doğup büyüdüğü, bu günlere geldiği, karakterini ilmek ilmek oluşturan bu ambiyansı terk edip nerelere gidecekti ki? Gitse bile, bir gün yine dönmesi gerekecekti, bunu göze alabilecek miydi? Arkasından yaratılan kocaman bilgi enkazının altında ne kadar ferahfeza yaşayabilirdi? Çaresizliğine boyun büktü.
Güneş yavaş yavaş batarken masasının başına geçti. Gündemin tozunu alıp düşüncelerini aktarmaya başladı. Oyunu kurallarına göre oynama sırası şimdi ona gelmişti. Madem üretemiyordu, üretenleri gözlemleyecek ve ‘kendince haklı, yapıcı sebeplerle’ onları doğru yola sevk etmek için içindekileri kusacaktı. Çünkü bu işler böyle yürüyordu. Ta ki gitmeyi göze alıp da ülkeyi terk eden son ‘yetenek’ elveda diyene kadar devam etmek boynunun borcuydu. Toplumsal intihar da olsa olsa bu olabilirdi.
O kişi işte bendim, sendin, bizdik. Her adımı öncesi üç adım sonrasını düşünen, korkak, çekimser, özgüveni yoksun ve tüm bu lame duygularla var olana dil uzatmaya devam eden kişiydik. O kişilere her acıdığımızda onları daha güçlü kılmak için saldırdık ama olmadı işte. Kahretsin, çok duygusal bir milletiz. Bundan ötesi de yok. Herhangi bir alanda dünya çapında bir ekol oluşturamadığımız sürece, bu ekolleri diğer alanlara yaymayı beceremediğimiz sürece; pasaportlarımız itibar görmemeye devam edecek.
bugün 0, toplam 4 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- sakin olmayan insan
- seçeneği olmayan
- yetenek meziyet midir













bence çok karamsar bir yazı. tabi ekol oluşturmak falan güzel de; emin ol bugün “sanat merkezi” olmanın bedeli güçlü bir ekonomi ve siyasi etkinlikten geçiyor. bu demek değil ki, sanatçılarımız işi gücü bırakıp ticarete atılsın :)