Öyle böyle değil, kahramanımız uzun yıllardır bu varlık sahnesinde seyrediyor. Her yönetmen bir şeyler değiştiriyor, bir şeyler ekliyor, çıkarıyor. Şimdi de Christopher Nolan’ın Kara Şovalyesini izledik sinemalarda. İtiraf ediyorum, iki defa Türkçe düblajlı versiyonunu izledim. Pişman değilim. Yine olsa yine izlerim. Fakat filmin büyüklüğü, düblajın küçüklüğünü göstermiyor insana.
Nolan’ın sineması zaten çoktan rüştünü ispat etmişti. Memento ve The Prestige gibi önemli filmler dışında, Batman serisine de Batman Begins’i katmıştı. Filmlerinde bir kurgu ustası olduğunu göstermiş, zaman ve mekan üzerindeki oynamalarla izleyiciyi bir sağa bir sola yatırmayı adet edinmiş, kamerasını ustalıkla kullanıp Hollywood filmlerine yeni boyutlar kazandırmıştı. Batman Begins’te, nasıl bir Batman ve nasıl bir Gotham City tasarlamak istediğini gösterirken de, gerçekçi bir sinema diliyle fantastik bir kahramana hayat vermek istediğini, fakat fantazi dünyasının aslında gerçek dünyanın da bir parçası olduğunu da göz ardı etmeyeceğini gördük. Üstelik şimdi elinde The Joker var…
Heath Ledger ölmeseydi, bu film bu kadar ilgi görmezdi diyenler, gidip filmi izlesinler ve “It’s simple, kill the Batman” repliği ile gaza gelsinler. Oyunculuğun olağanüstü olması bir yana, artık Joker dendiğinde Jack Nicholson yerine akla gelecek olmak da bir aktörün rüyası olabilir. Joker’in Batman’le beraber seyirciyi de sürekli şaşırtan üslubu ve simgelediği kötülüğün hakkını veriyor olması, “en iyi kötü adamlar” listemizi alt üst etti açıkçası. Mafyayla dalga geçtiği bölümler de, suç filmleriyle Batman’i ayrıştırdığı noktaydı.
Evet efendim, The Dark Knight bildiğimiz suç filmlerinden değil. Hatta bahsedildiği gibi bir suç filmi de değil. Batman’in kendisinin de itiraf ettiği gibi, “Mafyanın kuralları var, bu başka bir şey”. O nedenle belki de Joker’i her gördüğümüzde içimizde tarifsiz bir hayranlık uyanıyor. Saygı duymadığımız bu palyaçoyu çok seviyoruz. Heath Ledger keşke ölmeseydi gibi, adamı dinden çıkaracak cümleler sarfediyoruz. Film boyunca onun kazanması için çırpınıyoruz.
Ve belki de bu sarkastik hislerimiz bizi filmin sonunda aslında Joker’in kazandığı gerçeğini uydurmaya itiyor. Joker’in Gotham City halkının içindeki son iyilik kırıntısını da alıp götürmek istemesi ve Batman’i madara etme çabaları aslında kısmen sonuç veriyor. Harvey Dent’e yaptıklarıysa bütün bir hikayeyi altüst etmeye yetiyor. Nolan’ın, filmin karakterleri ile filmin doğasını örtüştürme çabaları (The Prestige’deki sihirbazları hatırlayın) bu filmi de zirveye taşıyor bence. Harvey Dent’in başına o meşum kaza geldiği için yüzünün yarısı yanıyor belki fakat onu asıl bu ikili duruma sürükleyen Joker’dir bilesiniz.
Son olarak, Tim Burton mu yoksa Christopher Nolan mı tartışmaları içinde Gotham City’e bakmak isterim. Burton’ın gotik hastalığını beğenenler için Gotham City’i ışıltılı bir şehir yapmak bizzat Batman’e hakaret olarak algılanıyor. Fakat başta da dedik biz, Nolan’ın sineması fantastik ile gerçek arasındaki çizgilerle oynamak istiyor. Burton gibi karikatür bir film çekmekten ısrarla istiğna buyurup, Nolan tarzı bir Batman hikayesi tasarlıyor. Olay Gotham City’de geçiyor fakat mekan Chicago ya da New York’ta da olabilir. Nolan tarzı budur arkadaş, beğenmeyenler Jack Nicholson’lu versiyona devam edebilirler.
Postmodern süper kahramanlığın da dibine vurarak bitiriyor filmi yönetmen. Kara Şovalye olarak bırakıyor Batman’i. Üstelik süper kahramanımız “iyiliğe ilham olmak” istediği halde. Ama Batman’in kaderi bu, sayın seyirciler. Bir kere kendisi ilhamını yarasadan almış… Karanlık onun kaderi. Bu arada “sonar” hareketi çok klastı bence. Beğenmeyenler varmış, duymayayım.
Demeyim diye çok direttim ama duramadım: ABD yine süper güç ve bu sefer Hong Kong’ta geçiyor hikayenin bir kısmı. Çin uyruklu bir iş adamının ABD’de yolsuzluk yapması falan da var ki, güncel dünyaya nasıl bir göndermedir bilemiyorum. Hatta nasıl bir oryantalizmdir onu bile kestiremiyorum. Nolan’a da yakışmadı ama neyse efendim…
bugün 0, toplam 13 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- sarsılmaz batman













bazı yerler spoilerımsı lütfen dikkat edelim, ben daha seyretmedim… ama güzel kiritik eline sağlık…
Açıkçası Burton’ın Batman’ini hem ürkütücü hem eğlenceli bulmuştum. Eleştiriyi okuduktan sonra, fantastik ürkünçlüğün ve soğukluğun, yerini gerçek korkulara bırakacağını düşündüm. Daha kötü olduğunu düşündüm demek değil bu. Ama daha farklı hazlar alacağım heralde.
Bu arada, yazının “…izleyiciyi bir sağa bir sola yatırmayı adet edinmiş…” kısmında kafamı bir sağa bir sola salladığımı farkettim :)
ingilizce blmeyenler var kardeşim lütfen türkçe konuşalım…:)
Geçen gün kanaltürk’te, jack nicholson’lu batman’i hatırladım bir kez daha. evet gotham baya farklı, joker de baya farklı. işin içinde tim burton’dan gelen bir “fantastik dünya” sosu var. ancak christopher nolan, filmlerine acayip bir entelektüel boyut katan ciddi bir yönetmen. o yüzden farklı filmler yani…
tim burton&michael keaton roxxx baby
iki joker de farklı. zaten merhum ledger ölmeden önce jack nicholson’la karşılaştırıldığı söylendiğinde onun oynadığı jokerin daha eğlenceli bir tip olduğunu, kendi karakterinin ise daha karanlık ve korkunç olduğunu bu yüzden karşılaştırmanın doğru olmadığını söylemişti. aslında çizgi filmlerden ve romanlarından alıştığımız joker daha çok ledger’da hayat buldu diyebiliriz.
batman kara şövalye yi de izledim nihayet. ayasophia nın anlatmaya çalıştıklarını daha iyi anladım. filmden de delice zevk aldım.