Kitaplarla fallanmak isteyenlere,
Her gece olduğu gibi bu gece de yatağıma gitmeden evvel, sürekli geçerken takıldığım kitaplığımın önünde dikilmeye başlıyorum. Çoğu kez istediğim bir rafta, gözümü kapatıp bir kitap seçiyor ve yazarını ilkin görmeksizin açtığım ilk sayfanın sağında duran ilk cümleye gözlerimi açıyor ve içten gelen bir kıpırtıyla gezinmeye başlıyorum sayfada.
“Gece,
insanların içinde uyuklayan korkuları uyandırdı; onları uyanık tuttu. Onları, yani hem insanları, hem korkularını. Bunu açıkça söylemek gerek.
İnsanın yalnız aydınlık, gün yaratığı olduğu da masal. Korkularını bastırıp, – ister uykuya dalarak, ister göz kırpamayarak- sabahı beklemenin, sabaha gene de ulaşacağını, kavuşacağını ummanın hazzını, öteden beri, duya duya yaşadığını kim çıkıp yadsıyabilir? Ancak gece, ine dönüştür; ılık sularda yüzüş, yalanlardan pek çoğunun gerisine, öncesine dönüştür. Kendisi de bir yalana dayansa bile.”
Allahın hakkı üçtür diyerek oyuna başlarken sayışan çocuklar gibi bu sayıyı üçe çıkarmaya da çekinmiyor ve yine heyecanlanıyorum. Gözümü kapatıp tekrar açıyorum kitabı,
“Kaçmanın, kovalamanın, sevmenin, sevişmenin, yaşamanın, ölmenin, – ya da, başkalarının kaçmasıyla kovalamasının, yaşamasıyla ölmesinin- kabak tadı verdiği olur.”
Kitaplara kutsal, kişisel, insansı değerler yüklemeyi seviyorum. Bazen bir kitabı karıştırdığımda, parmak uçlarında yazarın gizli kalem bölmesine girdiğimi sanıp heyecanlanıyor, yine de anahtarın bende olduğunu bilip sabahlara kadar orada kalabiliyorum, aynı cümleyi tekrar tekrar okuyup hangi kapıyı açacak diye sırasıyla deniyorum, açılana kadar yapıyorum, bir gün açılacak diye yapıyorum.
Daha da heyecanlanıp, bir daha son kez gözlerimi kapatıp, deniyorum.
“Bir gün gelir, sözcüklerin büyüsünden sıyrılmamız gerektiğini anlarız hepimiz. Yüce duyguların, kalıptan çıkmış düşüncelerin büyüsünü işler kılan sözcüklerin büyüsüne kapılmaktan vazgeçmemiz gerektiğini. Yürümenin, yemenin, boşaltımın kendimize özgü biçimini nasıl öğrendikse, konuşmayı, duymayı, düşünmeyi de kendi kendimize öğretmemiz gerektiğini anladığımız bir gün gelir. Hepimiz için. Ama er, ama geç.”
Bir gün Allah’ın hakkı birdir diye sayışmalarını öğreteceğim o çocuklara diye geçiriyorum içimden, ben de onlarla öğreneceğim o vakit.‘Bir’ deki o sofistik bağlayıcılığı yakalayacağım. İki’nin sadece bir geçiş olduğunu düşünüp, Üç’e öfkelenmeyi bırakacağım, bırakacak mıyım?!
Kitap, sayışmadan sonra oyuna geçip, ‘aç kapıyı bezirgan başı, kapı hakkı ne alırsın ne verirsin, bir susam, iki susam üçüncüsünde kapan’ diyerek çocukların, ismini bilmediğim bir makamda söyledikleri şarkı gibi biraz diye düşünmüyor değilim, bir kapana sıkışmak gibi, okuyana bezirganlardan hangisinin sırtına tutunacağını bulabilmesi için bir soru sorar sürekli, kırmızı mı, yeşil mi?
Kırmızı demişsen, biraz gözü pek, alnı açıksındır. Yeşil dediysen, biraz huzurlu, kendinden eminsindir. Yüzde elli, yüzde elli yani. Ve her daim olduğu gibi kırmızı ve yeşil arasındaki karşılıklı çekişme okuyanın içinde ve dışında birebir başlar, bir oraya bir buraya sendelerken, tam da bu sırada bazen ip kopar, bazen ip elinde kalır, bazense çizgiyi geçen ‘çürük elma’.
Bu gece Bilge Karasu’nun Gece’siyle fallanmaktan bulanırken aklım, artık uyuyamayacağımı anlayıp işte yazdım sevgili okur, yazdım da,
rahatladım mı ki?…
bugün 0, toplam 0 defa okundu...












