Bu yazıyı, meşhur ikonografi 90′lar köşemize koymak istedim. Çünkü o zamanlar daha sık elektrikler kesilirdi. Ben o zaman küçüktüm haliyle. Evde olurdum akşamları. Özel televizyonların semirmesiyle birlikte, televizyon evdeki hakimiyeti topyekün eline geçirmişti. Annem, babam, iki abim ve ben, sanki televizyonun hüküm alanına misafirliğe gelmiş gibi otururduk. Kumandayı elimizde tuttuğumuz halde, bu iktidar sahibi olduğumuz anlamına gelmiyordu. Herkes koltuğuna oturur ve o akşamki “show” izlenirdi. Kumanda belki yalnızca, televizyonun mutlak otoritesinin altında bir başka otoriteyi işaret ediyordu. Mesela annemin elindeyse, akşam filmlerinden birisini ya da eğlence programlarını; babamın elindeyse spor ya da haber-tartışma programlarını izliyorduk.
Bu büyüyü kıran, televizyonun tahakkümüne son veren, aileyi yeniden birbiriyle konuşan insanlara döndüren olayın, basit bir elektrik kesintisi olması kadar da absürt bir durum olmasa gerek. Hani aslında fakir ve az gelişmiş bir ülke olduğumuzu gösterdiğine dair binlerce istatistikî verinin konusu olabilecek basit bir elektrik kesintisi, aslında güzel bir aile olduğumuzu anlatıyordu bize. Mum yakılıyor, yalnızca sokaktaki arabaların farlarından sızan ışıklar, karanlığı daha katlanılır kılıyordu. Daha küçükken, abime soruyordum: “Arabaların neden ışıkları yanıyor?” O zamanlar her şeyi bildiğini düşündüğüm abim cevap veriyordu: “Onlar aküye bağlı çünkü…” Hemen o anda aklımda, “Peki aküler nereye bağlı?” diye bir soru peydah oluyordu ama sormuyordum. Her şeyi de abime sormamak lazımdı.
Sonra annemle oynayacağımız oyun başlıyordu. “Hadi bakalım, 10′a kadar say, bak 10 dediğinde gelecek elektrikler.” Sayardım ve çoğunlukla gelmezdi. Bazen gecenin tam sonunda giderdi de, televizyon da kapanınca herkes yatmaya giderdi. Tam uykuya dalacakken aniden ışıklar yanar, televizyon açılır ve gece paramparça edilirdi. Belki bir film daha izlenirdi. Yahut gece yarısı yayınlanan televizyon programları. Mesela Aziz Üstel’in Engin Noyan’la birlikte yaptığı tarihin ilk “talk show”u; Huysuz Virjin’in absürt komedileri, Okan Bayülgen’in henüz yirmili yaşlardayken yaptığı o tek kişilik şovlar…
Karanlık akşamlarda bazen babam olmazdı. Onun dışarıda bir yerde ne yaptığını merak ederdim. Cep telefonunun olmadığı o zamanlarda, hep de merak ettiğim şekliyle elektrikler olmadığında da çalışan ev telefonuyla babamı arardım. Gece yarısına kadar açık olan dükkanda olurdu bazen. Bazen olmazdı. O zaman merak etmeye başlardım. Anneme hissettirmeden ama. Annem hissederse çünkü beni evhamlı olmakla suçlardı. Yıllarca kendini ikna etmek için söylediği sözlere inanmadığım için beni yine suçlardı. Babamın eve geç geldiği gecelerde benim yastığımda Tanrı’yla konuştuğumu, ve ancak böyle teskin olabildiğimi, bilse yine beni suçlardı.
Elektrik kesintilerinin bir başka güzel yanı, evin içi sıcacık olsa bile üşümektir. Sanki elektrikler gittiğinde, kocaman bir çığ düşer üzerimize. Birbirimize sokuluruz. Yakın durunca her şey daha anlaşılır olacaktır. Eflatun’un mağarasındaymışız gibi, gölgelerimizi bile el yordamıyla buluruz. Elektrikler kesildiğinde, görmek, bilmek ve tanımak için çaba harcarız ki, insan olmaya bir adım daha atarız. Bizi tembelliğe iten, “varoluş”un bir “çaba” olduğunu unutturan, “yaşayakalmak” (Alev Alatlı’nın kelimesi) denilen dehlizde bizi hapseden o büyük tembelliğin tutsağı kılan… Her neyse o şey, elektrikler kesildiğinde sanki onun ağır yükü kalkar, karanlığın hafifliği çöker üzerimize.
Bu kadar güzellemesi yapılabilecekken, altyapı çalışmaları ve bilumum teknolojiyle üstüne üstüne gidilmesi de gösteriyor ki, orada bir yerde elektriklerin kaybolabildiği bir dünyada kalmış çocukluğum… (bugün nedensiz bir ağırlık var üstümde)
bugün 0, toplam 5 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- ikonografi













Nohut bunu beğendi
paylaşımın için teşekkürler..
Ve dahi ben de tuttum. Bende ufakken kesinti olduğunda elektriğin gelişini bir şekilde yoğunlaşarak sağlayabileceğimi düşünüyordum, bazen işe yarıyordu yada arıza kısa süreliydi sanırım. Son elektrik kesintisinde sıkıntıdan şarjlı el feneri ışığında oğluma gölge oyunundan kesitler sundum, pek beğendi, şimdi her gece elektrikler gitsin baba diyip duruyor.
http://www.sakinkafa.com/elektrigi-geri-getirmenin-yollari/
:) yanlız değilsin faith.. :) Sakinkafa.com uzmanı oldum ben de geçmişte ne var ne yok zihnimde :)
Pes vallahi nohut :) Sakinkafa bey detaylıca yazmış hakikaten…Bu arada askerlik olayı ne durumda kendisinin ?
şafak 65 civarı. Geçen çanakkaledeydik ziyaret ettik kendisini bir arkadaşla birlikte..
Beni de o yillara geri götürdü bu yazin aya…
Biz ‘alamancilar’ icinse, tipik bir “Türkiye’de olmak” durumuydu bu. Her tatilde yasanilan, buralarda aliskin olmadigimiz, ama orada artik neredeyse olmazsa sasiracagimiz bir olaydi. Her elektrik ( ya da su ) kesilmesi, bize TR’de oldugumuzu hatirlatan seylerden biriydi. Cocukken cok macerali gelirdi bana bu durum hep, tipki senin anlattigin gibi hissederdim cogu zaman. Yetiskin oldugumda daha sinir bozucu gelirdi haliyle.
Gecen hafta Istanbul’dayken yine bir ara kesildi elektrikler. Bu sefer de bu durum sasirtmisti beni, cünkü artik neredeyse hic denecek kadar az rastladigim sey, elektrik kesilmesi TR’de. Ve o an hemen cocuklugumdaki günler gecti icimden…
Öyle anlarda hep Almanlarin bir sözü aklima gelirdi benim. Derler ki, “Nachts sind alle Katzen grau”. Yani, “Geceleri bütün kediler gridir”
Tek bir bakis acisinda, tüm farkliliklar göze görünmez. Herkes, hersey aynidir… Senin de bahsettigin o “karanligin hafifligi” gibi birsey olsa gerek…
aslında içimizden birilerinin kalkıp, “elektriksiz evleri, idare lambasıyla kotarılan ödevleri, sokak lambasının altında ders çalışmaları hatta bütün bunlara rağmen bunca başarının elde edilmesi” konulu klişeleri ti ye almalı:-)
ben o başarı hikayelerine prim vermiyorum pek… o nedenle ti’ye almaktansa, kişisel örneğimden yola çıkarak bir şeyler karaladım :)
zira ben ne zaman ders çalışacak olsam, elektrik hiç gitmezdi :)
bir de elektrik kesilince ışık girsin diye gece gece perdeler açılırdı, çok tuhaf gelirdi bu bana, ve de sadece biz yapmazdık hemen herkes sıyırırdı o perdeleri, oysa sokak da ışıksız olurdu ama gökyüzünün ve ayın ışığı yetiyordu sanki, en azından birbirimizin yüzünü seçmeye.
bir de tv deyince kendi çocukluğumu hatırladım şimdi.
fazla disipline olmuş ailemin televizyonu ipotek altına almasıyla radyoyla tanışmıştım henüz on bir on iki yaşlarındayken. ilk romanımı radyodan “arkası yarın” kuşağından dinlemiştim, sıkı takip ederdim, her sabah aynı saatte beş on sayfa okurdu programcı-onlar da bilirdi işini, en heyecanlı yerine keserlerdi, dizi gibi-. radyo tiyatrosuyla tanışıklığım da böyle oldu, tvnin görüntüsüz haliyle. ama ben her bir karakteri tanıdıklarımdan biri olarak kafamda canlandırınca, pek bir eğlenceli geliyordu bana… bir iki saatlik dünyadan firar etme çabalarımdı hepsi… hey gidi günler:)