Thomas Hobbes’u tanırsınız belki. Kendisinin en meşhur cümlelerinden birisi “homo homini lupus” idi. Bunu birilerinden almış olabilir de, teorisinin özüne koyması galiba “liberal sosyal düzen” tarihi içinde ilklerdendir. Kuzey Aydınlanması diyebileceğimiz bu liberal sosyal devletçilik anlayışı, bir anlamda insanın insanın kurdu olduğu “gerçeğine” dayanıyor. Evet, Hobbes denen zât-ı muhterem insanların serbest bırakıldığında birbirini yiyen kurtlara dönüşeceğini ve bu nedenle de düzeni sağlayacak bir “devlet” varlığına gerek olduğunu buyurmuş yüzyıllar evvel. Bunu destekleyen çokça görüş belirtilmiş o yıllarda ve Kuzey Aydınlanması dediğim, İngiliz-Fransız modeli böylece ortaya çıkmış. Bu modele göre, insanlar bu kadar güvensiz varlıklar olduğundan düzeni koruyacak bir şeylere ihtiyaç mutlaka vardır. Madem bu ihtiyaç muhakkak, öyleyse bu güvenlik sistemini gelin el birliği ile sağlayalım demiştir pek çoğu (misal David Hume, J.J. Rousseau).
Almanların idealist bir geleneği ve en çok da Hegel’i vardır. Bu insan insanın kurdudur meselesini, Hegel tarihsel bir şekilde çözümlemiştir. Ona göre de köle ile efendi arasındaki diyalektik etkili olmuştur. Bir de şu var ki, tarihin motoru bu diyalektiğin işlemesine bağlıdır. İlla ki birileri köle, birileri efendi olmuştur ve olacaktır da. Marx’ın gelip de “Hegel’im, güzelim, ters bakıyorsun” demesi biraz da bundandır. Hegel’e göre insanların bireysel düşünceleri ve halleri, dış dünyayı yani materyal dünyayı etkileyen bir içten dışa açılımın evvelidir. Marx ise, materyal dünyanın, yani kabuğun insanın özüne doğru bir kapanım yaptığını kabul eder. İnsanın özü denilen şey, zaman içinde yok olmuştur materyalist felsefede, lakin Marx’ın ilk yazılarında “öz” yerli yerindedir.
Almanların bir de Kant’ı vardır ki, şu muazzam sözü söylemiştir: “Yalnızca ‘iyi niyet’ saf iyi olabilir. O da içeriden dışarıya çıktığı anda birçok kötü şeye sebep olabilir.” Üstelik bu sözünü, “ameller niyetlere göredir” hadisine bir olumlama kabul ederler. Evet ve hayır, şeklinde yaklaşırım ben. Sebebini de saklarım kendime. Yalnız Kant’ta da bu insanın “olumsuzluğu” aşılamamıştır pek. Her şeye rağmen temkinli yaklaşır Kant. İnsanın özüyle ilgili şeyler söylemek yerine, saflığı eleştirmiştir. İnsanın farklı mekanizmalardan doğan bir “ürün” olduğuna yaklaşmıştır kimi yerde. Belki de endüstri devrimine göz kırpmak zorunda hissetmiştir kendini, neticede yeni bir toplum doğuyordur.
İspanya’daki Endülüs etkisinden de bahsetmek isterdim de yazı giderek uzuyor ve sıkıcılaşıyor. Sıkıcılıkla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri yazıyı basmadan ağzımdaki baklayı atayım ortaya. Bu insan denen şeye zerre güvenmiyorum ben de. Çünkü içindeki boşlukları biliyorum, kendimden. Zaafları, o zaaflar uğruna hiçe sayabilecekleri erdemleri, güzellikleri, bağları iyi biliyorum. Hal böyleyken, nasıl olacak da “güven toplumu” oluşturacak bir düzene erişebileceğiz? Bunun yolunun tek bir noktadan geçtiği görüşündeyim. Bazıları ağır fedakarlıklar yapacak. Öyle fedakarlıklar ki, karşı taraf şaşıracak. Kötülüğüne mukabele bekleyenler, bu “fedakarlık” karşısında ikinci bir adım düşünemeyecek ve kendinden utanacak.
Bu fedakarlık öyle bir şey ki, hem “insan insanın kurdudur” hezeyanını bastırıyor, hem de “insan ancak çıkarı için yaşar” öngörüsünü yerle bir ediyor. Bu durumda da, tahmini nâmümkün bir toplum yapısı çıkıyor ortaya ki, “statüko” denilen şeyi de zir-ü zeber hale çeviriyor. Hani Faust’ta meşhur adamımız, kıza yaptığı bir iyilikle, yani fedakarlıkla kurtulmuştu ya, aslında bu fedakarlığın tarihsel temeline de iyi bir işaret. Zira biliriz ki, Hıristiyan metafiziği evveliyetle Hz. İsa’nın kendini insanlar adına “kurban” etmesiyle başlar. Bu bakımdan, eski çağlardaki “kurban” anlayışına bir gönderme yaparken, bunun “evrenselliği” ile sıyrılır onlardan.
Demem o ki, fedakarlık bilinen bütün sistemleri çözmenin tek yolu. Değişimin, yahut devrimin, ayak sesleri fedakar ruhların çağlamaya başlamasıyla gelmeye başlar.
bugün 0, toplam 2 defa okundu...













cok uzun olmus okuyasim gelmedi hic
bir de icinde bolca isim gecen yazilar kafami karisitiriyor
biraz daha basit yazsaniz, tanimadigimiz insanlar falan olmasa
boyle yabanci yazarlar olunca sanki onlari bilmedigimiz icin yazidan birsey
anlayamayacakmisiz gibi geliyor
halk adina
suphi
Sevgili Hobbes amca, özgürlüğün insana bırakılmamasını tembihlerken çok iyi etmiştir kanımca.
Fedakarlık dendi mi de Nietzche der susarım. O adam bilmiş bence. Fedakarlık yalana sarıyor. Olmuyor öyle.
annemin de bi lafı vardır mesela ‘Sen iyisin fedakarsın da, herkes senin gibi mi?’
Al işte felsefe dediğin budur. Gerekirse annem de bir Filozoftur.
ne kadar harika bir bakış. ön yargılarılarımızın ve niyet okuma partilerinin bir numaralı düşmanı olurdu. güveni tesis eder. kim nerden başlamalı? biraz düşünmeli.
tamam canımızı verdik çok uğurda ama bitmesin mi?
fedakarlığın kardeş gibi bildiği kuzeni de diğerkâmlıktır… hobbes çok da haksız sayılmaz, hepimiz kurt olmasak da kurtlaşma potansiyeline sahibiz, hem de fazlasıyla… bu yaratığa dönüşme hallerinin en birinci panzehiri ise diğerkâm bir eyleme sarılmaktır bence…
not: sevgili suphi bey, bir de şöyle düşünün, belki bu yazılar sayesinde tanımadığınız isimlerle de tanışmış olursunuz… belki bu sizin de hoşunuza gider…
diğerkâm ne ola ki?
başkalarını kendine tercih etmece. fedakarlık gibim. enayilik tarzı bir şey :D
peygamber efendimiz de insanlara başınıza bir yönetici seçin diye tavsiyede bulunmuş.yani bir kısım anarşistlerin insan kendini yönetebilir,devlete gerek yok ütopyasına karşı bu düşünce.insan fıtrat olarak da bence yöneticiye muhtaç.bu muhtaçlık yaratılmışlıktan geliyor.sığ bi örnek vermek gerekirse ; bi kavşakta trafik ışığı bozulduğu zaman trafik kazaları artar.
fedakarlık ise schopenhauer tarzı olabilir diye düşündüm hımm evet.
“Kim olursa olsun, her ne zaman bir insanla ilişki kurarsan,onun hakkında vakar ve kıymetine göre nesnel bir değerlendirme çabası içinde olma.Onun iradesinin kötülüğünü,anlayışının sınırlılığını veya fikirlerinin tersliğini nazarı itibara alma;çünkü ilki seni kolaylıkla nefrete,ikincisi küçümsemeye götürür.Tam tersine dikkatini sadece onun ıstırapları,ihtiyaçları,endişeleri ve acıları üzerine yoğunlaştır.O vakit onunla akrabalığını hissedecek;onun duygularını paylaşacak ve nefret ya da aşağılama yerine şefkat ve merhameti tecrübe edineceksin”
“her yerde her ulusta,hayatin her durumunda,her çesit kargasada ve önemsiz olayda,acima duygusunun iyi sonuçlarini nasil ortaya koydugunu; haksizliklari nasil önledigini ve ödül olma düsüncesi söz konusu olmaksizin iyi davranislara nasil yol açtigini gören kimse,katisiksiz ahlak degerinin,bu duyguda bulundugunu nasil kavramaz.’…”
burda insanların acılarından dolayı onlara merhamet edip karşılık beklemeden yardımcı olma söz konusu.tam olarak fedakarlıkla örtüşmese de aynı doğrultuda diye düşündüm.
ölü ruhlardan nasıl fedakarlık yapmalarını bekleyebiliriz?