Evet, bütün genellemeler yanlıştır ki zaten bu yazı da yanlış(!) olsun için yazılmıştır. Ama ‘bütün genellemeler yanlıştır’ da bir genellemedir. Yani, her şey doğrudur.
A. Dumas’ı bu seferlik es geçip hatta tamamen yok sayıp, Aristo’nun tümevarım teorisine oturan bir yazı yazmış , hipotezler oluşturup onlar üzerinden tümüne varmış olalım.
Üniversiteli biri olarak düşünelim şimdi kendimizi, hep beraber. Sırayla tıkandığımız yere kadar gidelim.
*Okey taşları gibi, her birimiz önce bir dökülüyoruz ortalığa;
Döküldüğümüz yer üniversite ve biz sadece olayın şokundayız.Kendi etrafımızda bir tur dönüp nerede olduğumuzu, nelerle hemhâl olduğumuzu kavramaya çalışıyoruz. Çok sonra fark ediyoruz üzerimize yapışan, her rengi barındıran o granülleri. Dağılıyor bütün algılarımız, toparlamak da zaman alıyor. Bırakalım dağınık kalsın azıcık diyoruz. Zaten oradan dağılmasak, başka yerden yırtılıyor, savruluyoruz.
Her yanlışın, her yanlış ideolojinin, her doğrunun ve doğru bilinen gerçeklerin, bir savunucusu var şu dünyada, yani herkes arıyor, hepimiz aranıyoruz. Aranıyoruz, arkadaşım! Bizi bu lüzumlu lüzumsuz kalabalıktan çekip çıkaracak bir ‘el’ bulana dek, bunu yapıyoruz.
**Sonra yavaş yavaş sıyrılıp bu sistematik düzende yer bulmaya, sıramızı almaya başlıyoruz.
Bazen oyuncunun elindeki yanlış taşlardan biri oluyor, nereye konsak eğreti durabiliyoruz. Allah kahretsin, yanlış taş! diyene karşı, bukalemun gibi renk değiştirmeye başlıyoruz uyum sağlamak adına, ama yine de sırıtıyoruz, ruh ikizi denen kalıbın beden ikizi diye bir ikizinin olmadığına inanmak istiyoruz çünkü P.Shelley’nin ‘insan ikizini görürse ölür’ savına sadece gülüyoruz.
Bazen cuk oturuyoruz olduğumuz yere ve devamlı okeyliyoruz. Budur işte, aranılan budur, diyerek bizi oraya alıp koyan ‘el’in kutsallığına inanıyoruz. Bazı bazı da deve tabanı gibi olmadık yerde bitiveriyoruz, afallıyoruz olduğumuz yerde. Neyse ki, ’Cemiyette pişiyoruz cemiyette’ şarkısı da tam da bu anda yapışıyor dudağımıza ,
hamdık pişicez inşallah , fünûna ericez inşallah…
***Evet, çoğu zaman katarsisi yaşamasak da sonu hep trajik bir hikayemiz oluyor ama trajediyi oynarken dahi kuralları es geçiyoruz.
Üç birlik kuralını (zaman, mekan, olay) hiç mi hiç tutturamıyoruz,
Zaman: En basiti, bize, bugün ayın kaçı? diye soran birine iki üç gün öncesinin tarihini verir, iki gün geriden yaşarız, hatta azıcık ileri gidip ayları bile karıştırırız. Bazen kurt adam gibi sadece gökyüzünde ay’ı gördüğümüzde kabuğumuzdan çıkar, geceleri gündüz, gündüzleri gece yaparız. Yıllar 2000 küsür kuzum, sen neden böyle eskidin, azıcık hayatın ucundan tut da kendine gel, nerede olduğunu bil diyenleri çok sık duyumsarız ama bizim gibi ‘kuzum’ diyerek konuştuklarında bu illüzyonun içinde onları da görmekten pek bir keyif alırız.
Mekan: Bazen, kendimizi Maldiv adalarında palmiyelerin altında bir keşişle sohbet eder sanırız. Oysa o an, koltuğumuza gömülmüş elimizdeki biten kitabı evirip çevirmekteyizdir. Bu sebepledir ki birilerinin sizi dürtüp, yine ne düşünüyorsun? Sen, kendi kendine mi konuşuyorsun? tepkisini çok da anlaşılır buluruz.
Olay: Olay yerimiz evdeki dünya kadar kocaman avizeli, küçük, sarı odamız olsa da, biz çook uzaklarda tezgahımızı açar, kuşlarla böceklerle, börtü böcük yaşayan bir orman insanı oluveririz.Oysa o anda, yaptığımız tek şey sadece duvarda asılı duran Van Gogh tablosuna daldığımız için kulağımızdaki telefondan gelen sesleri anlamamış ve bir sürü fırça yemiş olmamızdır.
Yok yok, artık biz bu üç birlik kuralını tutturanların, en çok takım elbiseli bilişimci Japonlar olabileceğine kanaat getirmiş olalım:) –insanın yemek bile yediklerine inanası gelmiyor ki-
Aman efendim, Şekspir bile karşı çıkmış bu üç birlik kuralına, biz uymamışız ne çıkar, en fazla boş gezenin okuyan kalfası oluveririz, tadını çıkaralım. İnanalım, tâ ki, O, kutsal ‘el’ bizi ordan alıp çıkarıncaya kadar. Zaten çoğu zaman rasyonel düşünebilen insanlar değiliz . Bilimsel deneylere bile duygu katmadan yapamayız. Keza, insanı ‘ot’ (makine) gibi yaşamaktan kurtaran da, duygularının varlığı değil midir?
Eğer dünya dönüyorsa ve biz döndüğümüzün farkındaysak, Al Pacino’nun dediği gibi biz de sadece bu çarkın bir dişiyizdir. Bir gün büsbütün durana değin bu çarkı döndürecek olan birer diş. Yine de kendimizi fazla ciddiye almadan, skolastik çağdaki gibi ifrat denizine düşmüş bir din algısı taşımıyorsak ya da büsbütün Tanrı’yı yok sayıp, insanı Tanrılaştıran hümanist, bireyci bir felsefe gütmüyorsak hâlâ yaşam umudu gösteriyoruz demektir. Hâlâ, biraz insanız demektir. Sözün özü, gelinmesi gereken nokta şu:
Sırat-ı mustakim.
Hepimiz çoğu zaman yanlış başlarız, ancak doğruya yanlış üzerinden varıldığını da biliriz. (Artık ’bize dervişler geldi ’ parçasını dinleyebiliriz )
(Not: Ayasophia’nın ‘Tatil psiklolojisi ve İş Hayatı’ adlı yazısından esinlenilmiştir, kendilerine selam edelim:)
bugün 0, toplam 5 defa okundu...













bu yazıda bana selam varmış es geçmişim :) kusura kalmayın…
“Üniversite” üzerine söylenen genelde bir “aa” ile başlanıp devamında etramızdan iltifatlar(!) yememize sebep olan bu ‘şey’…
benim “yünivörsity” deyip yani başına bir “y” koyup gavurcaya intikal ettirdiğim işte… sanki böylece o keskinlik kalkıyor, o “ü”nün keskinliği…
ya da ‘keskinliği’ gitsin diye üstüne bir güzelleme söyleyelim tamam:) Atışalım hatta, ama ilk önce Ruhsatî söylesin:
“Nasıl vasfedeyim sevdiğim seni…”
çok güzel yazı olmuş,felsefedeki savların yazıda nefes alışı ayrı bi hoşluk olmuş ve sonucun umuda sürüklemesi de süper,doğrulara yanlışlardan varılması umut vaad eden bişi,beğendim=)