Her biri ortalama 2 saatten, yüzlerce romantik film izlemiştir bizim nesil. Mesela sayıyı 100′e sabitlersek, 200 saat eder. Kaba bir hesapla, ömrümüzün 8 günü sadece ama sadece o romantik filmleri izleyerek geçmiş. Henüz yaşı 20′lerin başında olanlar için, ciddi bir rakam bu. Buna okuduğumuz o aşk romanlarını, hikayeleri, şiirleri, televizyon dizilerini, şarkıları, dinlediğimiz mutlu birliktelikleri, kulaktan dolma bildiğimiz efsaneleri de katarsak, çok ciddi bir süreye ulaşıyoruz. Karşımızda çok ciddi bir “aşk literatürü” var. Buna rağmen, pek çoğumuz hiç de o filmlerdeki ya da kitaplardaki “kusursuz aşk” denen şeyi yaşamamışızdır. Bunun sorumlusu kim peki: Biz mi, aşk literatürü mü?
Bu sitede yazdığım bir yazıda, insanın kendini “aşk”a kaptırmamak için, o “vıcık vıcık romantizme” kapılıp kendini kaybetmemesi için uğraş vermesi gerektiğini söylemiştim. Yanılıyorum belki de! Umrumda değil… Ancak umrumda olan şey şu; bu “aşk literatürü” duygularımızı sürekli manipüle ederken, nasıl bir aşk olabilir ki? Henüz ne istediğimizi bile bilmiyoruz. “Kusursuz aşk” diye bir şey var mı? Bu sorunun cevabı o kadar önemsiz ki artık. Var veya yok; bütün o literatür bizi çoktan içine çekti bile. Ne yaparsak yapalım, “orada” bir yerlerde duran “şey” gibi bir şey istiyor olacağız. Bunu engellemenin de neredeyse hiçbir yolu yok. İnsan çocukluğundan bu yana hep taklit ederek öğreniyor, yapısı gereği. Taklit etmeden, aşık da olamıyoruz yani…
Evet, bir şekilde taklit ettiğimiz şeye ulaşamadığımız birer “kaybeden” oluyoruz. Kaybettiğimiz o “şey”, bizi müthiş karamsar yapıyor. Benim o yazıyı yazmamın, “aşık olmayın sakın ha!” dememin nedeni de belki burada gizli. Şimdi dinlediğim şarkıda mesela, “I don’t know you, but I want you…” diyor. Seni tanımıyorum, ama seni istiyorum. Aşk’ın, sınırı ihlal etmek, bütün rasyonel düşünceyi yerle bir etmek, mantıklı kararların yerine saçmalığı ve absürditeyi ikame etmek gibi görevleri var. Biz istesek de, istemesek de var. Çünkü o literatür bize bunu anlatıyor hep. Hani ozana da sormuşlar da şöyle demiş ya: “Kavuşamazsan adına aşk derler.” Bu karamsarlığı, kaybedenin hüznünü, imkansızı istemenin verdiği naif gururu kaybetmek istemiyoruz. Hepsi bu!
Bir zamanlar dinlediğim şarkıları gören bir arkadaşım da demişti; hep ayrılık üzerine şarkılar vardı bilgisayarımda, kaset çalarımda, mp3 player’ımda… Hepsi de imkansız aşkları, kavuşamamayı, terk edilmeyi, aldatılmayı, tercih edilmemeyi, hor görülmeyi ya da ne bileyim bir şekilde çıkmazları işaret ediyordu. Mutluluğa tahammülü olmayan, mutluluğun hep “adaletsiz” bir şey olduğunu düşünen bir nesil var. Karamsar Avrupa filmleri bunu anlatıyor bir bakıma. Kara filmler, kara romanlar, kara edebiyat, kara felsefe, karanlık… Her şey, hep kötüye gittiğinde tatmin olan insanlar var. Bunu önlemenin bir yolu da yok sanırım: Evet, kötü bir dünyada yaşıyoruz da, neden hep bu karamsarlık, bu kaybediş? Hiç düşündük mü?
Bazen kahkaha atan, durduk yere gülümseyen, ulu orta mutlu mutlu gezinen insanlara gıcık olduğumu hissediyorum. Sonra da onlara “mutluluk hakkı” tanımamanın, aslında kendi mutsuzluğumu körüklediğine inanıyorum. Uzun süre “mutlu değilim!” diye zorlamıştım. Oysa etrafımda durduk yere üzülmemi gerektirecek hiçbir şey de yoktu. Başkalarının acılarına tutunarak, kendi “tutunamayan” karakterimi inşa etme girişimiydi belki. Meraklanmayın, bu yazıyı yazdıktan sonra da “mutluyum işte!” demeyeceğim. Hala dünya üzerindeki “absürt” sahnelere bakıp, “kafkaesk” kahkahalar atıyorum, atacağım. Ama o sahnelerden birinde, kendi mutluluğum da oynanıyor olacak. Kendi mutsuzluğumu sahneye koyuşumun aksine, daha büyük bir sahnede, bana biçilmiş mutlu rolü oynayacağım hep. Buna kader de diyorlar…
Başkalarının mutluluğuna sövüp duran ezeli karamsarlar ve ebedi kaybedenler… Gölge etmeyin.
bugün 0, toplam 9 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- aşkın literatürü
- karamsar aşk filmleri
- karamsarlar













Aklıma Orhan Veli’nin giderayak şiirinden bir dize geldi bu yazıyı okuyunca: Hüzünler icat ettik kendimize,avunamadık.
aslında evet, tam da Orhan Veli ve nesline ithaf edilebilecek bir yazıymış…
Yazı herkesin aklına birilerinden bişeyler mi getiriyor nedir…
Benim de aklıma Nietsche’den bir aforizma geldi:
“Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü iskenceyi uzatir.”
Çok, oldukça çok kişinin okuması gereken bi yazı…
ONCE.