Bilinmedik bir zamanda,
Duyulmadık bir yerde,
Yaşanmamış bir öyküdür,bu…
* * *
Uzaklara gitmeliydim…
Zamanın da mekanın da eski hayatıma ait çağrışımlarla geriye dönmemi sağlayamayacağı kadar uzaklara. Kaçış? Evet, bu doğru ama biraz da zorunlu bir kaçıştı benimkisi, kaçmak istemesem de zaten kaçırılacağım bir ayrılış bu, yuvadan kopuş! Unutmayı başaramayacağım onca şeyden kaçmak için yollara vurmuştum kendimi.
Yollar…
“Kim demiş,dünya küçük” dedirtecek denli uzun, kıvrak, sonu gelmeyen..kah zirvelere tırmanan, kah derin vadilere sarkan..dönen-dolanan, baş döndüren, can sıkan ama hiç bitmeyen, yollar…
Zamanın göreliliğinden hareketle, saatlerin günlerle, haftaların aylarla, mevsimlerin yıllarla yer değiştirdiği sürecin başladığı haberini alıyordum belli belirsiz kaynaklardan. Belki de içimdeki yoldaşımın ümitsiz nidalarıydı bu tür haberler.
Sarp kayalıklarda ayaklarıma kara sular indiğinde de.. binlerce metre yukarılarda bulutların içinden süzülürken de.. “başım otobüs camının garantisinde” nehir kenarlarında kıvrılıp uzanan yolun bitişini umduğumda da aynı derin sızı yayılıyordu can evime ve her geçen vakit sevdiğim yer,şey ve kişilerden uzaklaştığım gerçeği kemiriyordu, beynimin kalbime hükmeden kısmını.
Öyle bir açık hava mahzenine çıkardı ki beni yollar –ne yalan söylemeli- nerede, nasıl bir yerde olduğumu kestiremedim üç gün boyunca.Bu bir kendimden geçiş değil, şuurum yerinde ve bakışlarım da netti.Uzun süreli yolculuğumun sonunda vardığım yer,öyle yüksekteydi ki çöken sis, üç gün süreyle gizlediği sırrı sakınmıştı benden.Evet, geçen süre zarfında gözlerim koyu sis tabakasını yarıp elli metre çaplı bir alanı görmeye muvaffak olabiliyordu yalnızca:Dört tarafı tek katlı uzun binalarla çevrelenmiş bir alan.Elli metre ötesinin uçurum kenarı mı dağ eteği mi göl kıyısı mı olduğunu kestiremeyeceğim, yarı canlı-yarı saydam-yarı dünyalı bir coğrafyanın içinde, yeni sızılara gebe bir sürecin başladığını fark edecektim o vakit.
Etrafımın nasıl bir yer olduğu merakı ve keşif güdülerim içimi kemirdikçe okuduğum bir kitaptaki altı çizili satırları hatırlıyordum.Sisler dağıldıkça etrafımı keşfedecek ve bu yoğun muammayı çözerek nasıl bir yerde olduğumu bilememenin sinir bozucu rahatsızlığından kurtulacaktım: Kızılderili mantığı doğruydu; hastalıklı olarak doğuyorduk.Yaşamımız boyunca aldığımız her yara bizi tedavi ediyor ve her yeni yara tedavimizi ilerletiyordu.Tedavi ilerledikçe de hayat muamması sis perdesini kaldırıyordu üzerinden.Yaşadığımız zorluklar, içinde bulunduğumuz gizin ne olduğunu öğrenme yolunda bizi olgunlaştırıyor, aldığımız her yara, yaşadığımız her ihanet, kırıklığına uğradığımız her hayal, yitirdiğimiz her umut, tükettiğimiz her sevgi…tedavinin bir ayağını oluşturuyor, varlığa bakışımızı netleştiriyordu.
Dertlerde derman vardı,hastalıklar tedavinin ta kendisiydi…
…
Dördüncü günün sabahı güneş ışınlarının parlaklığı ve sert etkisi,bulunduğum rakımın gerçekten de tedirgin edici bir boyutta olduğunu düşündürttü bana.Artık sis dağılmıştı ve gözlerim,şiddetli ışığa alışmaya zorlansalar da ilk üç günün aksine etrafımda olup bitenleri görebiliyordum.Olup biten; dört yanımda inadına inadına göklere meydan okuyan dağlar.Evet,çok yükseklerdeydim belki ama zehirleyici ihtişamlarıyla etrafımı çevreleyen dağların eteklerindeydim sadece, zirveler hala sis tabakası içindeydi.
Derin vadiye çöken bulut kümelerinin üzerinden daha aşağıdaki tepeler görülebiliyordu ancak.Hayatım boyunca görmediğim ve belki bu süreçten sonra bir daha göremeyeceğim muhteşem manzaranın, içimde ülfet oluşturması da uzun sürmedi, zira burada, zemin bulutlarla kaplıydı.Arzın tavanı gibi duran bu yerde, elinizi uzatsanız mavi gökle temasa geçebileceğinizi sanırdınız.
* * *
İçimde güneşe yakın olmanın coşkusu
Rüzgarın hatırına
Koşuyorum.
* * *
Birkaç kilometre aşağıda bulunan yerleşim merkezini içine alarak köpükten bir örtü ile tüm vadiyi kapatan hava katmanı,bana gökler ötesi bir toplantıyı izlettiriyordu..zirveler, güneş ve gökyüzü sakinleri…
…
Ah ne kadar yüksekteyim Allah’ım!
Hemen ayağımın ucundan başlayan bulut kümesi, bir ülkeyi içine alıp yutmuş ve bir nevi seması olmuş koca vadinin.
* * *
Aşağıda bir şehir –sayılırsa eğer-
Boğuluyor galiba…
bugün 0, toplam 6 defa okundu...













yazı, ufak bir serinin “ilk” yazısı. bilmem ki büyüyü bozar mıyım lakin, bu hikaye değil yaşanmış olaydır ibaresi düşmek lazım bence. en baştaki “yaşanmamış bir öyküdür bu” edebî bir ifade olsa da, yazıyı hafifleştiriyor sanki?
Olaylari “agirlastirmamak” ugruna yaziyi “hafiflestirmek” tercih edildi, desem? “yasanmamis” ifadesini de “yasanmamis sayilan, oyle istenen” olarak okuyalim lutfen:)
“Dertlerde derman vardı,hastalıklar tedavinin ta kendisiydi”
dün “gönül makam”ını izlerken onca kanalın karışıklığı ve ağırlığına bir ara bu demiştim..esas söyleyeceğim şey şu aslında:”dermanda dert gizlidir” sözüne takılmıştım ardından çalınan semai’ye..
cümlelerini bu semaiyle okuyorum..