İnsanın bazen gereğinden fazla ses çıkardığını düşünüyorum. Mesela basit bir sivrisinek ıssırığı yüzünden avazı çıktığı kadar bağırabiliyor. Eline terlik alıp oraya buraya yapıştırabiliyor. Öldürene kadar birkaç kez tekrarlanıyor bu. Yahut huzursuzlanıyor insan; elinden gelse dünya üzerindeki bütün sivrisinekleri öldürebilecek kıvama geliyor. Düşünmüyor hiç, yalnızca kendisine bakıyor o an. Kendi acıyan canının derdine düşüyor. Bencilliğin gözleri bağlayan böylesi bir his olduğunu hatırlamıyor bile. Sanki o minik sivrisinek, emdiği kanla birlikte varoluşunu derinden etkiliyor. Sonrasında kabaran derideki kaşıntı, bütün bir hayatın en sancılı safhasıymış gibi sanki…
Ne zaman sokakta slogan atan insanlar görsem, ben gene aynı hissi yaşıyorum. Demokratik haklarıdır ve birileri duyana kadar bağırabilirler, amenna! Fakat o gürültülü kalabalığın arasından geçerken duyduğum şey, sadece bağırıp çağıran ve hiçbir şey söylemeyen bir kitle oluyor. Orada “insan” denilen mahluku bulamıyorum! Şimdi birisi çıkıp bana, ‘isyan ahlakı’m olmadığını söyleyebilir: Hiç hakkımı aramadığımı düşünebilir. Gerçekten de, hakkım yendiğini düşündüğüm pek çok durumda sessiz kalmışımdır. Mesela otobüse binerken, eline tutuşturduğu akbil’le önüme geçmeyi zorlayan ve sanki orada yalnızca kendisi varmış gibi hareket eden bir adamı/kadını uyarmadım hiç. Acıdım ama onlara. Benden önce bindiği otobüsün onu hiçbir yere götürmeyeceğini düşündüm.
Dostlarım oldu, hem de çokça. “Arkadaşlarım bir sürü ama dostum çok az” diyenlerle dalga geçtim hep. Camdan fanuslarda yaşadıklarını, insanlarla dostluğu paylaşmaktansa kendi kendilerine huzurlu kalmayı düşündüklerini düşündüm. Bense, dostlarımın hep hüzünlü anlarında yanlarında olmayı sevdim. Mutlu olunca onlar, çünkü, daha az gereksinim duyuyorlardı bana. Bundan gocunmadım. Ben onlara kendimi bahşediyormuşum gibi yapmadım; bilakis onlarla konuşmanın onlar tarafından değer verilmek olduğunu düşünüp avundum. Kendimi her halükarda, insanlardan daha aşağıda varsaydım. Birisi benim dostluğumu istediğinde, aslında ben onun dostluğuna muhtaçmışım gibi hareket ettim. Cam fanusum olmasın diye uğraştım.
Bir keresinde, Taksim’de o toplu slogan atılan mitinglerden birinde, yaşlı bir adamla tanıştım. “Hafifletmiyor acımı ama gene de geliyorum.” demişti. Oğlu yıllar evvelki bir ölüm orucunda hafızasını yitirmişti. Galatasaray Meydanı’ndan İstiklal’in girişine kadar yürüdük birlikte. Bütün hikayesini anlattı. Gözleri doldu. “Kusura bakma evladım, birini görünce böyle anlatmak istiyor insan, içinde tutamıyor.” dedi. O yaşlı adamın nezaketi daha da içime işledi. O adamın en çok etkilendiği sahne de şuydu: Hapishanede eylem esnasında polisler kuşatıyor mahkumları. Bir kargaşa oluyor ve polisler görebildiği herkesi coplamaya başlıyor. O sırada bir kadın, aşağı doğru inen copu görüp, birisini kalabalıktan çekiyor ve kendisi yiyor darbeyi. Bu sahneyi epik bir resme bakar gibi anlattı.
Budala kelimesinin İngilizce karşılığı, “idiot” imiş. Dostoyevski’nin Budala’sı üzerine felsefe yapan bir adamdan öğrendim ki, idiot, kendi ekseni etrafında dönüp duran ve başkalarını görmeyen kimseye denirmiş. Yani aslında, bencillikle budalalık aynı kefeye konurmuş. Dostlarımın hep acı zamanlarında yanlarında olurken, aslında bir şeyi daha fark ettim, insanla ilgili: İnsanlar kendilerini “güçlü” ya da “mutlu” hissettikleri zamanda hep en sevdikleriyle, o cam fanusun içine alabildikleri kimselerle yaşamayı seviyorlar. O zamanlarda size gülümsüyorlar yalnızca, ama kesinlikle uzun uzun oturup muhabbet edemiyorsunuz. Kayboluyorlar etrafınızdan… Ta ki, tekrar o kederli hale bürünene kadar.
Uzunca bir zamandır bu bencillik üzerine yazmayı hedefliyordum da hep yarım kalıyordu. Bilmem ki ne kadar anlatabildim… Lakin insanın merkezine kendisini koyduğu dünyayla uzlaşamayacağını, dahası öyle bir dünya tasavvurunun (Schopenheaur’dan mülhem) “toplum” diye bir şeyi meydana getiremeyeceğini de düşünmeye başladım.
bugün 0, toplam 4 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- budala üzerine
- budalalık üzerine













>:( Bana mı laf soktun sen şimdi?!