“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” cümlesiyle başlıyordu Orhan Pamuk’un ellinci sayfasından sonrasını okumayı beceremediğim Masumiyet Müzesi romanı. (Orhan Pamuk okumak zordur diyenler olacaktır belki, ama Masumiyet Müzesi bende bir farkındalık oluşturdu: salt aşkın anlatıldığı –öznenin aşk olduğu – kitapları okuyamama durumum var galiba. Yeni Hayat ya da Benim Adım Kırmızı daha ağırdır metinsel olarak mesela, ama okutmuşlardı kendilerini.)
Orhan Pamuk, böyle bir giriş cümlesini kasten mi kurdu bilemem. Ancak kitabın lansmanını yapanların, eleştirmenlerin ya da kitabı köşesine konuk eden gazetecilerin bu giriş cümlesiyle pek de ilgilenmediğine dikkat ettim. Oysa bu kitabın çıkışından on dört yıl önce, Yeni Hayat çıktığı günlerde kitaptan çok giriş cümlesi dillerde dolaşıyordu: “Bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti.”
Öyle sanıyorum ki Pamuk, yeni bir fenomen cümle daha katmak istedi literatürümüze, ancak olmadı bu kez. Bazen yaptığınız bir şey ya da bir davranışınız; oluşturmasını beklemediğiniz, hatta aklınızdan bile geçirmediğiniz bir etki meydana getirir ya etrafınızda ve siz şaşırırsınız. Sonra etkinin farkına vararak aynı şeyleri başkalarına tekrarlarsınız da etkiden iz bile göremezsiniz. Bu biraz samimiyetin yol açıcı faktör olarak devreye girmesindendir. Niyet okuma uçurumlarında dolaşmak istemem ama sanırım Pamuk, “Birgün…”diye başlayan cümleye öyle bir anlam yüklememişti ve doğal bir yazarlık ürünüydü o cümle. “Hayatımın…” ile başlayan cümle ise bir projeydi ve ilkinin etkisini haliyle yakalayamadı.
Sakinkafa metinleri için uzunca bir giriş oldu ama yazının ana konusu için bu girişi yapmak icap etti.
Evet, hayatımın en mutlu anıymış, dediğiniz bir an var mı? Veya hatırlar mısınız öyle bir an? Büyülü anlar gerçekten de bir sihir taşıdığı için mi etkiler insanı yoksa kişinin o anki hissiyatı (zayıflık,coşku, ne derseniz) mıdır bu etkinin nedeni? Aynı şeylerin farklı zaman ve kişilerde farklı etkilerde bulunması ya da etki oluşturmaması, büyük olasılıkla kişinin o anki hissiyatından kaynaklanan bir büyülenme olduğu sonucuna götürüyor beni. Bazen izlediğim bir filmi büyük bir iştahla arkadaşlarıma da öneriyorum ve gelen (öyle çok da etkilenmemiş) tepkilere şaşıyorum. Filmi fırsatım olduğunda yeniden izliyorum ve filmin neresinden etkilendiğimi bulmakta zorlanıyorum. (Bakınız: School Of Life-Hayat Okulu-, William Dear. Hala fena film olmadığını düşünürüm ama büyülü müdür bilemem.)
Ama öte yandan üzerimizdeki egemen gücün (Tanrı? Tabiat? Tesadüfler? ) bazen bu tarz güzelliklerle özel hissettireceğine olan inancım da söz konusu.
Ne kadar sevdiğimi o büyülü anı yaşadığımda fark ettiğim, film ya da dizilerde kullanılan bir final türü var. Muhtemelen benim bilmediğim tek sözcükten ya da iki sözcüğün birleşiminden oluşan bir adı da vardır. Her bir şeye isim konuyor çünkü sineteknolojide.
Dialoglar biter, herkes kendi halini yaşamaya koyulur, fonda güzel bir müzik. Ki piyano ya da gitar solosu eşliğinde (viski ve sigara ile yıllarca tortusu alınmış)gırtlaktan gelen bir sesle okunan güzel bir şarkıdır bu. Filmin aksiyonunu, karakter didişmelerini, dramını, artık ne varsa her şeyini unutur bir sona değil de sanki yeni başlangıçlara yelken açmış gibi hissedersiniz kendinizi. (Örnek vermek gerekecek elbette, ki izleyenler çoktan hatırlamıştır bu final sahnelerini; Lost’ta sıkça tekrar edilir. Yazı için bir örnek verebilmek maksadıyla özellikle baktığım için biliyorum, 1. Sezondaki 8. Bölüm böyle bir finalle bitiyor.)
Gidenler bilir, Akbük Koyu hem tercih edenlerin tatilci kimliği, hem çok gürültülü olmayışı, hem suyunun berraklığı hem de agresif olmayan deniz tabanından dolayı tatilini sükunetle geçirmeye eğilimli insanlar için ideal bir yerdir. Yine de gündüzleri müzik, dalga, su, çocuk, animatör vs seslerinin birleşip gürültü oluşturduğu gerçeğinden kaçamazsınız. Ama akşama doğru (güneş ağaçların arasından hafif hafif gruba kayarken) büyülü bir şeyler olur.
Siz son ve (yine) agresif olmayan güneş ışınlarını değerlendirme düşüncesiyle şezlongunuzu güneşe çevirip kitabınızı (muhtemelen, Aşk) okurken, yukarıda ifade ettiğim bütün sesler de, birleşerek oluşturdukları gürültü de fark ettirmeden kaybolur ve yerini seksenlerden, doksanlardan son derece hafif melodilere bırakır. Öyle dingin ve huzurlu hissedersiniz ki uyumaktan kaçınırsınız, “bu anı” kaçırmamak için. Olur da yaşarsanız böyle bir an, önerim şudur ki; yüzünüzü denize dönün ve kumsaldakileri izleyin. Hemen önünüzde kovasıyla kumdan kale yapmaya çalışan çelimsiz çocuk, yeni bir kızla tanışan liseli genç, sol tarafta satış yapan(inadına sessiz) mısırcı çocuk, ileride toplanıp odasına gitmeye hazırlanan bir çift, bebeğinin sudan çıkmış halini fotoğraflamaya çalışan bir anne… herkes günün bütün dağdağasını bir kenara bırakıp kendi haline dönmüş ve fonda Nothing Else Matters lar, Take My Breath Away ler, My İmmortal lar, Eweything I Do lar, Careless Whisper lar… kendinizi Lost’un o bölümlerinde sanırsınız. Olasıdır ki benim söylediğimi söylersiniz: “Bu, büyülü bir an.”
Hele bir de bu sahnenin filmlerden, dizilerden kopup gelmiş gibi durduğunu söylediğiniz kişi, örneklemeye gerek kalmadan dediğinizi de dingin huzurunuzu da anlamışsa… ve de paylaşmışsa…
O zaman, şimdi benim dediğim gibi “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” dersiniz.
bugün 0, toplam 10 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- hayatımın en güzel anıymış bilmiyordum meğer
- masumiyet müzesi giriş cümlesi













Orhan Pamuk’un cümlesini İngilizce’ye çevirmek gelmemişti hiç aklıma, tâ ki bugün bir kitapevinde kitabın İngilizce baskısını görene dek. Meğer cümle en azından İngiliz gramer kurallarına oldukça uygun :)
aynı zamanda romanın tamamını düşündüğümüzde de, “aşk” -bence- temel tema değil. bu cümlenin de sarkastik duruşu beni çekmişti kendine bu nedenle.
masumiyet müzesi benim en hızlı okuduğum orhan pamuk kitabıydı. ama insanın üstüne çöken, ağırlık veren bir roman; bu da istediği etkiyi verebildiğini, başarılı olduğunu gösteriyor zaten.