Modernizmin senelerdir içimizde yeşertmeye çalıştığı ve nihayetinde başarılı olduğu iki olgu var: çıplaklık ve müstehcenlik.
Bir yandan insanın kendini, kendi yaratılışını keşfi bu sonucu doğururken, diğer yandan ete kemiğe bürünmüş ruhların yalnızca etine ve kemiğine odaklanma meselesine dönüştüğüne tanık oluyoruz.
Çıplaklık artık modern insanın vazgeçemeyeceği bir olgu olmuş durumda. Sözle, tavırla, duruşla, mimiklerle hatta bazen bir bakışla insanın karşısında bulduğu bir yalınlık hali. Bazen de etin ve kemiğin alelade teşhiri. Çoğu kez sahte. Ancak, bu sahtecilik ne kadar pudralanırsa dış dünyada o kadar getirisi var. Pudra bildiğiniz kapatıcı ya da bebek pudrası değil, “kullanmışlık ve kullanılmışlık” pudrası. Locke’un bahsini ettiği “tecrübe” hali.
Henüz dış dünyadan görünen o transparan çıplaklığa geçmeden, insanın aynada kendisiyle karşılaştığı o çıplaklık anıdan bahsetmek gerekir. Elbiselerinizden soyunduğunuz, her türlü maskelerinizi çıkarıp bıraktığınız o andan. Hiç fark ettiniz mi, insan doğarken eti ve kemiğiyle aynadan gördüğünüz sadece. Gözleri kapalı. Elleri de yumru şeklinde. İçe kıvrılmış duran o cenin pozisyonundan bir süre çıkamayan küçük bir et ve kemik parçası. Acziyetin doruk noktası.
Fakat sonra küçük bir banyoyla kandan ve o saf sıvıdan arındırılıp tuluma sokulan, göbeğine mandal takılan da o. Ağladığında ağzına şeker konup susturulan da. Altını pisletip, yediğini beş dakika sonra kussa da sevilip okşanan, kılına zarar gelmesin diye türlü çilelere katlanılan da o. Sonra istese de bu günleri hiç hatırlayamayacak olan da. Acziyetini unutacak olan da o.
Çıplaklık demek yalnızca bir bedenin teşhiri değil, bazen küçük bir espri bile o çıplaklığı alelade sunabilir, bir bakışla o kadın ya da erkek bütün elbiselerinden soyunduğunu ve en yalın şekliyle karşınızda durma cesaretini gösterdiğini hissettirebilir size. Diliniz öyle çıplak olur, öyle yalın kalır ki dediğinizin yanlış algılanabilirliği sıfıra kadar inebilir, ya da kinaye kullanırsınız yazınızda veya sözlerinizde, şairlerin ve hatta sufilerin çoğu kez yaptığı gibi. Mecazın doruklarında seyreyler, bunun sonuçlarına da katlanmak zorunda kalırsınız. Çünkü söylediklerinizden karşınızdakini övüyor musunuz, yeriyor musunuz belli olmaz.
Modernizm çıplaklığı öyle kullanır hale geldi ki, artık “mahrem” kavramı hayatımızdan çıktı, mahrem diye nitelenen değerler bir bir önümüze sunuldu. İnsan saklayamadı. İçinde tutamadı. Gösterdi. Bir yanıyla da teşhircilikti bu yapılan. Oysa insanın saklayacak bir şeyleri olmalı, Tanrı’yla kurduğu bir bağ varsa şayet, o bağa yalnızca birinin daha eklemleneceğini düşünüp, heybesine alacağı, kimsenin tatmadığı, hiçbir yerde bulunmayan birkaç tatlı meyvesi olmalı. Çıplaklık yalnızca beden teşhiri yahut bir düşüncenin totemi olarak değil, artık mahremiyetin yakamozları arasında da dikiliyor karşımıza. Bir adım ilerisi ise, eyleme geçirilen müstehcenlik.
İnsan bir yandan saklayamadıklarından kurtulma, varlığını bir başkasında anlamlı kılma telaşıyla yazdı, söyledi, kustu, bağırdı, çığlık attı… Neden, niçin dedi durdu sürekli. Bilmek için neden’lere ve niçin’lere ihtiyacı vardı. Oysa neden seviyorsun diye soramazdınız bir aşığa, ya da bir abide neden inanıyorsun diye soramazdınız. Ki zaten insan, yargılamayı öğrendi okullarda, sormayı değil. Aşağıdakilerden hangisi bir yargı cümlesidir, ya da yargı içerir, diye sorular kondu önünüze, siz de çözdünüz. İyi de bildiniz.
Mezuniyetlerde giyilen cübbe ve başınıza taktığınız keple, “alın artık paşa paşa yargılayın istediğinizi dendi, sıra sizde.” Siz de şapka çıkardınız. Kepi en uzak mesafeye atmak belki de bu sebeple heyecanlandırdı sizi. Belki farkında bile olmadınız. Siz de artık ilk fırsatta var gücünüzle yargılamaya başladınız. Kendi gerçekliğinizi inşa ederken, başkasının gerçekliğine sövmenin birer marifet olduğunu öğrettiler size. Azıcık etrafta dönen polemiklere baktığınızda hepsi bunun doğal bir sonucu. Ve insan nihayetinde karşısındakini harcamayı öğrendi, müstehcenliğin ve ayıbın bayağı ve mide bulandırıcı etkisine şahitlik yaparak. Çünkü hayaller vardı, yaşamak istediğiniz bir düş ve içinde bulunduğunuz bir dünya vardı.
Hayalle gerçek arasındaki mesafe öyle uzun göründü ki, kısaltmak adına her şeyi yapabilir duruma geldi insanoğlu. Oysa insanların önce rüyaları değişmeliydi. Kafka da yıllarca bunu dedi de, neden kimse inanmadı?
Belki siz de biraz her şeyi geride bırakarak, kitaplara kaçtınız Cemil Meriç gibi, insanlar kıyıcıydı çünkü. Arayışın kitaplarla devam ettiği bir dönemecin başında olduğunuzu hissettiniz çünkü yukarıda anlatılanların nasıl oynandığını izlediniz ve bildiniz. Olguyla temas etmeden önceki halinizle, şimdi arasında bir karlı dağ var, ismini bilmediğiniz. Artık bundan sonra, her saniye ciğerlerinize üflenen havayı hu diyerek çıkarmadan önce bir kez daha düşünün, çünkü son boğumuna kadar nefes borusu tıkansa ve gözden yaş da gelse söyleyemeyeceği cümleleri olmalı insanın, kolay harcayamayacağı cümleleri olmalı… Orada, burada içe kapanıklığın dışa vurumuna bakın mesela, neler görüyorsunuz?
Evet, kavramlarla düşünüyoruz, ama çoğunu karıştırıyoruz sanki. Aşk ve şehvet, samimiyet ve yüzsüzlük, cehalet ve safdillik…ve daha bir sürü kavramı birbiri yerine kullanıyoruz. Müstehcenlik ve çıplaklık arasında da incecik bir çizgi var. Müstehcenlik edep ve ayıp eksenini çiğneyen bir kavram, çıplaklıksa çok yönlü ve bazen istem dışı.
Kendinizi ansızın çırılçıplak hissettiğiniz bir ânınınız olmadı mı hiç?
bugün 0, toplam 10 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- müstehcenlik
- çıplaklık ve müstehcenlik
- insanın doğururken resimleri













Bu kavramlar arasındaki o ince çizgiyi sadece ben görüyorum zannedip, kendimi topluma uyum sağlayamayan, yalnız ve takıntılı biri olarak görürdüm!
Teşekkür ederim! Çok iyi geldi yazınız!