Mevlana Celaleddin-i Rumî, kuyumcuların olduğu çarşıdan geçerken duyduğu seslerle aşka gelip sema edermiş. Aynı Rumî, en büyük eseri Mesnevî’nin yalnızca ilk 18 beytini kendi eliyle yazar. Geri kalanını o söyler, talebeleri yazar. Bu nedenle önemsenir ilk 18 beyit. Neden önemsenir bu kadar bilinmez, lakin Mesnevi’nin ilk kelimesi olan “bişnev” yani “dinle!” gerçekten de mühimdir. En azından “anlam” olarak Mevlana’nın her satırında var olduğunu söylemek mümkün. Dinlemek isteyene, sözüne kulak verene ve belki de özellikle bugünün dünyası için “söyleyene teslim olana” anlatıyor… Garip değil mi? Bana hep Nietzche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ünde dile getirdiği bir şeyi hatırlatır: “Ben bu kulaklara göre ağız değilim!” Nietzsche devrini beğenmez, Rumî ise şart koşar dinleyene…
Kuran’ın, “Oku!” diye başlamasına mukabil, Mesnevî’nin “Dinle!” diye başlaması da garip bir işaret olsa gerek (misal bugünün dünyası için yazılacak/gönderilecek bu tarz bir eserin “Gör!” diye başlaması makul olurdu). Neden bilmiyorum, Rumî’nin metninde beni çeken bu “Dinle!” hitabı, onu dinlemek olarak değil de, “Kulak ver ve herkesi dinle” şekline büründü. 14 yaşımdayken, altı ciltlik Mesnevî’yi kucakladığım gibi eve götürmüş ve bütün yaz onu okumuştum. Beni iyi bir Müslüman yaptığını söyleyemem Mesnevî’nin. Fakat aklımın prangalarını kırmakta pek mahir olduğunu biliyorum. “Dinle!” hitabı da o nedenle, o prangaları kırmak için önemli bir fırsattı başkalarının aklındaki.
Nietzsche’yle Rumî arasındaki benzerlikler hususunda şaşırtıcı sonuçlara ulaştığımı söyleyebilirim. Sözgelimi, yukarıda Zerdüşt’ün söylediği cümleye karşılık, Mevlana şunları söyler: “Ayrılıktan parça parça olmuş kalb isterim ki, iştiyak derdini açayım.” Başka türlü “kalb”lerin onu anlayamayacağını düşünür belki. Gerçekten de önemlidir bu “deneyimli olmak” meselesi. Misal, ne kadar uğraşırsanız uğraşın, böbrek hastası olmamış birine böbrek sancısını anlatamazsınız. Ancak “halıyı tırmalıyordu” dersiniz benim gibi dışarıdan bir bakışla. İştiyak derdi de, “aslına ermek” bâbından olduğu için, hayatı boyunca “aslını” aramamış bir insanın, o derdi ve o ızdırabı tahayyül etmesi mümkün olmasa gerek.
Peki ben “Dinle!” hitabını bir emir gibi düşünüp kucağımdaki Mesnevî’yi kısa zamanda hatmettikten sonra ne oldu? O zamanlardan bu zamanlara bol miktarda insan tanıdım. Ve dinledim. O kadar çok hikaye birikti ki… “Bak abi bunu yalnızca sana anlattım aile dışından!”, “Daha önce hiç kimseyle bu kadar çok şey paylaşmamıştım.”, “Hayatımda beni dinleyen birkaç kişiden birisin…” ve daha bir dolu sözün ardından geldi hikayeler. Bunları alaya almak gibi anlatmıyorum, cidden. Yahut kendime bir pay çıkartma hevesim de yok. Sadece, durumu naklediyorum. Bir dostumun bana daha önce dediği gibi, “Derdinize çare bulamam. Ama çok iyi bir dinleyiciyimdir.” diyorum yalnızca.
Hatta o kadar ileri gittik ki, bir başka dostumla sabaha kadar dertleştiğimiz bir günde, “Dinle!” hitabının, “Dünyanın bütün işçileri birleşin!” gibi devrimi tetikleyebilecek etkisi olacağını gördük. İnsana yapılabilecek en büyük iyiliklerden birisinin, o insanı dinlemek olabileceğini anladık. Bunun için üstelik, fazla bir şeye de ihtiyaç yoktu. Yalnızca bencilce “beklentileri” ve kendi planlarımızı arka plana atmak yeterliydi. Kolay mı? Değil. Hele ki beklentileriniz oluyorsa (ve olacaktır da, insanız ve zaaflarımız çok). Ama sanırım insanlığın (ayrıca dinleyenlerin de) buna ihtiyacı var…
bugün 0, toplam 4 defa okundu...













‘itaat’ (etmek) de var sanki dinle-mek’te. yok mu?
eğer mevlana’nın sözünü “dinlemek”se mesele, evet yazara güvenmeden, onu anlayamazsınız…
lakin eğer, benim gibi alacaksanız “dinle” sözünü, orada itaati aşan bir taraf var…
“dinle” kelimesini ben daha çok “duy” olarak algılardım, sana işittirilmiş en küçük sesi bile duy, kulak kabart. bu sebeple aşırıya kaçıp bana söyleneni geçelim, yolda yanımdan geçen birinin bile söyledikleri kafama takılır çoğu kez, neden duydum bu cümleyi, bu kelimeyi diye. şimdi de daha çok gördüklerim için aynısını diyorum, neden gördün, bir daha bak bakalım görebilecek misin bu kez aynısını, diye..
yine de ilginç geldi bana “dinle” kelimesini devrime davetiye çıkaran bir kelime şeklinde algılamak, değişik bir bakış açısı. “oku” kelimesini de bu açıdan düşününce aslında bambaşka yerlere gidebiliyor. ama şuan dini argumanlarla siyaset yapılması az gördüğümüz şey değil zaten, ben pek tasvip etmesem de..
evet insanlar birbirini dinlemediği için para verip zorla başkasına dinletiyorlar kendilerini…
he bir de bu çağın hastalığı üçtür: körlük, sağırlık ve çıplaklık.
mevlana maalesef artık bu devre göre bir insan olmaktan çoktı. sanırım daha sonraki zamanlarda anlayacağız onu. şu zamanda şu mekanda değil de bir başka zamanda bir başka mekanda . o kadar bulanık ve dolu ki kafalarımız …