Geçen gün bir dostumla hissizlik ve heyecan duyamama gibi dertlerden muzdarip söyleşiyorduk. Derken arkadaş benim de defalarca düşündüğüm bir şeyi deyiverdi: “Ben dedemin ölümünü bekliyorum.” Mesele çok karmaşık gibi görünüyor, lakin oldukça basit. Her ikimiz de, bizi tekrardan bu hayatın akışına bağlayacak; metaforlarla dolu yaşamdan bizi alıp götürecek; içimizde yeniden heyecan doğurabilecek bir şeyler olmasını bekliyoruz. Elimiz gitmiyor hiçbir şeye. Ruhumuz herhangi bir coşkuya iki saatten fazla katlanamıyor. Bütün muhabbetlerde kilitlenip kaldığımız nokta da bu isteksizliğimiz oluyor. İlginçtir, bundan dert yanan yalnızca ikimiz değiliz. Bir başka arkadaşımla da aynı hisler üzere söyleşmiştik. Onun beklediği şeyse evlilikti. Bir kadının eli değince hayatına, her şey başka bir hâl alacaktı. Öyle ki, “Bu şekilde de olmazsa, iyice kendimi bırakırım sanıyorum.” demişti.
Düğünler ve cenazeler bu etkiyi yapıyorlar çoğu hayata. Gece, rüyamda cesedini gömecek yer aradığım kuzenim ertesi sabah öldüğünde, kocaman bir boşluk görmüştüm ağabeylerinin kucağında. Kas erimesi nedeniyle hareketleri iyice kısıtlanan kuzenim, ağabeylerinin kucağında taşınırdı şehirden şehire. Öldüğü gün İstanbul’a dönecektim; erteledim. O mezar sahnesi, yaşlıların saçma sapan muhabbetleri, ailesinin gözyaşları… İçimde biriken kan ve irini bir çırpıda o mezarlığın ortasına bıraktığımı hatırlıyorum. Önce babası, sonra ağabeyleri ve sonra ben toprak koymuştum mezara, yaşıtım olan kuzenimi defnederken. Kısa sürdü ama; bu cenazenin ardından yine hayat alabildiğine silikleşti gözümde. “Heves” uçup gitti yine; beton ve mermer karışımı o ölüm soğukluğu, yerini ıslak ve sıcak bir bataklığa bıraktı.
Benim için en etkili sahnesi buydu hayatın. Yine de bu “yeni” hâl üzerimde pek durmadı. Tıpkı ağabeylerinin üzerinde durmadığı gibi. Ancak yine de düğünler ve cenazeler, Mikhail Bakhtin isimli Rus edebiyat kuramcısının düşüncelerine yaklaştırdı beni. Özellikle de bugün otobüsle eve gelirken. Kafamda hayal ettiğim düğün sahnesi, Bakhtin’in “festival” güzellemesi gibiydi. Sınıflara bölünmüş, hiyerarşik bir yapıyla modellenen toplumun; bir “festival” kapsamında bu kalıpları yıkmasıydı Bakhtin’in dediği. Öyle bir festival ki; kral ve kraliçe kadar köyün yaşlı köylüleri de hürmet görüyor, ordu kumandanıyla ambar bekçisi benzer kıyafetlerle salınıyor, gecenin dans kraliçesi gecekondu mahallesinin çingene güzeli olabiliyor.
“Paradise Now / Cennet Şimdi!” isimli filmde eski bir Arap deyişi kulağıma çarpmıştı: “Allah’tan başka her şey değişir.” Marx da tekrarlar: “Bilgi, ancak değişimin bilgisidir.” Yani aynı kalan şeyler üreticiliğini yitiriyor, evet. Postmodern akıllar, devrim gibi keskin değişimlerin olmadığı dönemlerde dahi, küçük dönüşümlerin reformist etkilerine odaklandılar. Bu “dönüşüm” bize bilgi sunuyordu apaçık. Bakhtin’in festivaline katılan kral, kendisiyle ilgili çok şey öğreniyordu muhakkak. Bir günlüğüne de olsa, soytarıya dönüşen kumandan, aslında hayatla olan ilişkisini görmeye imkân buluyordu. Bir başka deyişle, hayatta yaşanacak bu dönüp durmalar, bize kendimizle ilgili “bilgi” edinme hakkı tanıyordu.
İşte Edward Munch’ün, yazının sol üstündeki “The Dance of Life” (Hayatın Dansı) isimli resmi de, tam olarak bahsettiklerimi anlatıyor diye seçtim. Yazıyı yazarken aklımda bile olmayan bu resim, düğün ve cenazeyi birlikte sunabilecek tek ressam Munch olmalı diyerek çıktı karşıma. Sağdaki ince uzun sarı saçlı ve siyah kıyafetli kadın yüzünü yere eğmişken anlayabilirsiniz demek istediklerimi; hem de tek bir resimde. Bir yanda dans edenlerin akışkanlığı, diğer yanda durgunluğu kötümserlerin. “Değişiklik iyidir” lafı bundandır çoğu kez. Ve değişim/dönüşüm insana başka başka kapılar açar, farkında olmaksızın.
bugün 0, toplam 3 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- edvard munch hayatın dansı ne anlatıyor













ah şu rüyalar.
benzer bir olayı ben de babaannemde yaşamıştım. kollarımda ölümü, rüyamdaki gibi gerçekleşmişti. kendimden mi, ölümden mi, babaannemden mi korkmam gerektiğini bilememiştim…
benim lan o dostlardan biri. şu saatte şurda görünce bir hoş oldum. yalan o laflar ya, sakallı bir rus zamanında “insan alışan bir varlıktır” diye buyurmuştu ben de okumuştum.
yalan işte onu diyorum :)