İlk olarak başlığa bir göz attığımda “dünyayı değiştirmek” derken aslında kocaman bir laf etmiş olduğumuzu fark ediyorum. Çünkü bakınca görüyoruz ki, dünya aynı dünya, onca savaşlara, darbelere, kazanımlara, buluşlara rağmen ne kadınlar değişmiş, ne erkekler, ne de dilden büsbütün kalbe inen sevgilim dünya mentalitesi. Sadece her geçen gün biraz daha makyaj yapılıyor suratına, biraz daha parlatılıyor, morlukları bile suni börtü böcükle kapatılıyor. Taş bebek kıvamındaki güzelliğini yol kenarlarında fark edince gözlerimiz kamaşıyor ama uyumsuzluktan. Camus’nün dediği gibi insan yaşamı, oyuncuyla dekoru arasındaki bu kopma, uyumsuzluk duygusunun ta kendisi aslında. Dünyayı değiştirmek fikri ise, dünyayla derdi olan, dünyayla kavgalı olan, dünyaya söyleyeceği bir cümlesi olan bu uyumsuzun girişebileceği bir durumdur nitekim. Değiştirmek hiçbir şekilde mümkün olmuyorsa eğer, hep intiharlarla yahut ölümlerle örülü trajik hikayeler kalıyor yanımıza.
Uzun bir girizgah oldu ancak konumuz bir yönüyle değişim olsa da aslında, ilk kadın Havva. Kadına bakışı ele almak için ilk kadından başlamak gerekliydi. Zira tarihe bakıp, dini kaynakların insanların geleneklerini, bakış açılarını etkilemedeki yerini düşününce toplumdaki kadın imajının nerelere ve nasıl bir anlayışla dayandırıldığını kestirebiliyoruz.
İnsanlar tarih boyunca, İblis’in Adem’e secde etmeyip de yaptığı “ırkçılığın” farklı versiyonlarını ortaya koymuşlar. Allah meleklere “secde edin” dediğinde melekler, hiç tereddütsüz secdeye kapandılar. Oysa İblis, Yaratıcı İrade’ye karşı, Adem ile kendisi arasında madde farkından doğan bir farklılık olduğunu söyleyip secdenin hakkını vermedi. Bu “ırkçılık” dünyada öyle ya da böyle hala devam etmekte. Ataerkil toplumlarda kadına ikinci sınıf muamele yapmak da “ırkçı” bir anlayış sebebiyledir. Erkeğe, erkekliğinden dolayı beslenen salt düşmanlık anlayışını öngören feminizm de bu şekil bir ırkçılık modelidir, “ niye kadın doğdum, ya da niye erkek doğdum” demek de bir çeşit ırkçılıktır. Yahut, örneğin, ‘İslamcı’ deyip bir grup insanı kalıba sıkıştırmak da ırkçılığın başka bir söylemidir ki bu bir çeşit oryantalist söylemidir, tıpkı “öteki” dedikleri gibi. Bir kişiye ‘müslüman’ diye “her dediği, her yaptığı doğrudur, aman toz kondurmayalım” diyerek eleştirel gözden uzak bir bakış da yine ırkçılıktır. Sağcı, solcu, şucu bucu kısacası insanları kategorize eden her türlü anlayış dinle örtüşmeyen, İblis’e öykünen bir ırkçılıktan doğuyor.
Hristiyan öğretisine baktığımızda, Havva denilince ya da bir referans gösterilince akla hemen “hileci, düzenbaz” bir kadın algısı gelir, ve kadın “şeytani” vasıflarla nitelendirilir. Havva için kullanılan “Eve” kelimesi bile “evil” yani “şerli, habis” anlamında bir kelimeyle bağdaştırılır. Çünkü Havva, yasak meyveyi yediren, Adem’i kandıran kadındır. Şeytan, Havva’yı meyveyi yemesinin karşılığında iyi ve kötüyü birbirinden ayırabilip, adeta Tanrısal bir bilgiye ulaşacaklarına inandırır ki, anlatılan ağaç, “tree of knowledge( bilgi ağacı)”dır. Bu da Tanrı’nın bilgisine ulaşmak olduğundan Ademoğlu’nun Tanrı’ya ilk “başkaldırı”sıdır. Düşününce aslında Havva’nın yiyip, Adem’e de yedirttiği meyveden sonra cennetten kovulmaları değişimin başlangıç noktası. Deyim yerindeyse, bu cennetteki dünyadan kopup, arza intikal etme durumuna bir nevi ‘kökten değişim’ denebilir; sonsuzdan sınırlıya, ölümsüzlükten ölümlüye yönlendirilme durumu. Hristiyan anlayışında kadına bakış bu düzlemden geldiğinden, Rönesans’a kadar kadın, hep uzak durulası, oyununa gelinmemesi, sesinin sözünün olmaması, sadece erkek için tatmin edici, çocuk taşıyıcı bir araç olarak patriyarşik toplumun ve kilisenin dogmalarına ayak uydurması gereken bir canlı olarak algılandı. Bastırıldı, susturuldu. Çünkü, kadın Adem’in “eğe” kemiğinden, şekil itibariyle “eğri” olan kemiğinden yaratılmış, rasyonel düşünemeyen, sadece olmadık hisleriyle hareket eden ama aynı zamanda kıvrak bir oyunculuğu olan, erkeğin mümkün mertebe bu anlamda uzaklaşması gereken bir kadındı.
İslam dinine baktığımızda ise, kadın ve erkek arasında bir eşitliğin savunulmadığını görüyoruz. Sadece herkes en doğru tercih olarak, kendine biçilen role göre yaşarken, sadece erkeği ya da sadece kadını ön plana çıkaran bir anlayışla değil, aksine ikisinin de tek başına tamamlanmamış olduğu ancak birleştiğinde bir bütün oluşturduğu kanısına varıyoruz ki Allah, “ Sizleri (erkekli-dişili) eşler halinde yarattık” (78/8) buyuruyor. Yalnız, burada ne kadının adeta sömürüldüğü bir ataerkil ne de büsbütün erkeğe düşmanca bakan bir feminizm anlayışına önayak olan bir duruş var. Bilakis, herkese farklı roller biçiyor, sen anne olacaksın sen de baba diyor mesela, işte bu da hak ve hukuk gözetilerek, aman efendim kadındı erkekti diyerek iki cins arasındaki yaratılış düzleminde bir kıyasa gidilmeden yapılmakta ki her biri bir boşluğu dolduruyor nitekim. Kadınsız bir dünya tasavvur edilemeyeceği gibi, erkeksiz bir dünya da mümkün değil. Adeta birbirine muhtaç şekilde yaratılmıştır ki zaten Adem cennette “yalnız” kalınca, Allah’tan, ona bir “eş” yaratmasını istedi de, Allah, Havva’yı ona “eş” olarak yaratmadı mı? Bu sebepledir ki “yalnızlık Allah’a mahsustur” anlayışı vardır hep. Ancak, ataerkil toplumlarda kadın, eve kapatılan, dört duvar arasında eşine adeta hizmet için var olan, “erkek işi” denilen şey neyse ona bulaşmaması gereken, kul köle bir canlı olarak görüldü hep. Oysa, İslam da kadın Hz. Ayşe gibi ilmin doruğuna ulaşabilen, Hz. Hatice gibi ticarette son derece söz sahibi olabilen bir kadındı. Yahut, “anne” olan kadının ayağına, cenneti seren bir anlayış yerleştirmiştir İslam. Yine de birileri çıkıp, “Adem’in kemiğindeki ‘eğriliği’ Havva’nın acziyetine yorabiliyor. Burada, İbni Hazm’ın ‘eğe kemiği’ meseline getirdiği yorumu alıp başımın üzerine koyuyorum, şöyle demiş zat-ı muhterem: “Allah, Adem’in eşinde bulacağı ısınmanın nedenini Havva’nın kendisinden bir parça bulmasında kılmıştır.” Böylelikle, Adem’in dünyası değişmiştir Havva’yla ve bizim, dünyada olma sebebimizin bir parçasını teşkil etmişlerdir aynı zamanda.
bugün 0, toplam 49 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- dünyayı değiştiren kadınlar
- adem ve havva elma
- adem havva
- adem havva elma
- dünyayı değiştiren kadınlar havva eve













Hz.Adem’in canının sıkılması(yalnızlıktan(!)) düşündürür beni hep. Havva annemiz’in yaratılmasının bir sebebinin de bu olduğunu, eğe kemiği meselesiyle örtüştürünce ‘yalnızlık’ın anlamı ortaya çıkıyor…
Ya da ne bileyim arza düştükleri zaman ağlayarak birbirlerini aramaları… Sanki kodlarımız hep kitlenmiş onlarda: ketum yalnızlık duygusu… bir eş bir yoldaşa ihtiyaç… arza düşmek için sebeplerden bir sebep: kandırılış…………
noktalar böyle uzasın gitsin:)
Eline sağlık kardeş!
belki faydasi olur ek kaynak olarak: http://www.biographyonline.net/people/women-who-changed-world.html
Bir Müslüman ve bir kadın olarak henüz Havva hakkında meraka ve dolayısıyla bu merakın peşine düşmediğim zamanlarda bile kabul edemediğim bir rivayettir bu, kadının erkeğin eğri olan eğe kemiğinden yaratılması…
Zaman geçip Arapça’nın zengin dünyasına ilk adımı atıp da Kur’an’ın belirttiği gibi “apaçık bir Arapça ile indirildiğini” fark ettiğimde küçük zihnim insanı zangır zangır titreten Nisa Suresinin ilk ayetiyle sarsıldı.
“Adem’i yaratan, ondan da eşini yaratan Rabbinize…” demiyordu ayet. “Sizi ‘nefs-i vahide’den yaratan, ondan da iki eş var eden Rabbinize…” diyordu. “Nefs-i vahide”nin mahiyetini elbet bilmiyordum ama “nefs” sözlükte “can, öz, ruh” gibi anlamlara geliyordu.
Bu durumda yaratılışımız bir bütünden bir parçanın koparılması gibi değil de bir bütünün ikiye parçalanması gibiydi. Bir elmanın iki yarısı gibi olmanın, ve diğeri olmadığında çürüyüp kokuşmanın aslında boş bir romantizm olmadığını anladım.
Rivayetler ne kadar çoklar oysa… Kendi küçük aklımla karşı mı çıkıyordum yoksa Peygamberin dediğine, koca koca alimlerin kabul ettiğine?! Ben kimdim ki? Alt tarafı bir eğri kemik parçasıydım!
Öyle miydim?
Hayır!
Kimi alim tümden reddedemedi rivayetleri. “Mecazi ve çok hikmetlü, haşmetlü, şevketlü bir sözdür. Tamamen vakıf olmamız mümkün değüldür.” dediler ve verilen örnekteki gibi “yumuşattılar”: Kadın, erkeğin parçasıdır; erkek bu parçasını hep özler; erkeğin kalbine yakın bir kemikten mamül olduğundan da kadın erkeğin kalbine yakındır… Kem küm…
Ya diğer acayip rivayetler?
Adem’in canı sıkıldı! Koca cennetinde Adem’i “eyleyemeyen, avutamayan” Allah (!) ona bir oynaş, bir oyuncak olarak kadını yarattı!…….dıttırı dııtttt!
Sürer gider….
Ben Peygamberin dediğine, koca alimlerin kabul ettiklerine kendi küçük aklımla elbet karşı çıkamam, çıkmam. Ama benim Peygamberim bunu söylemez ki…
Derleyeyim, toparlayayım:
Bu rivayetler israiliyattan olup, hadis ilmince isnat ve metin açısından zayıf rivayetler olarak sınıflandırılmıştır. Fakat ne yazık ki “işine gelen”ler sebebiyle ta kadınların bile yüzyıllarca yaratılış inancını şekillendirmiş durmuştur (durmamıştır).
ben de hep şunu düşünürdüm; Adem’in “eğe kemiği”nden yaratılmış olan Havva, neden illa ki Adem’in “gerisinde” olmak zorunda olsun ki? neticede “harika” olan bir eylemi, yani yaratılışı savunuyoruz; bu harikalık içinde, eğe kemiğinin sade bir “araç” olabileceğini, muradın yine “eş” kılmak olduğunu düşünmüyoruz. dileseydi Allah, Adem’i şeytanın tırnağından yaratırdı da, “ona (Adem’e) secde edeceksin!” diyebilirdi.