Şarkıların dili benim dilim olmuşsa ne yapayım! Daha doğrusu, dilimi kaptırmışsam şarkılara…
Mübarek günler yaklaştıkça Allah’ım bu şarkılar da neyin nesi… Kurtulamıyorum bir türlü!
şarap sundum Ay’a ben
evet evet
ayrılık tattım
Yoo, son zamanlarda bir ayrılık ya da ne bileyim işte terk edilmedim filan…
Allah korusun:)
Ama ne diyo bak şarkın, yani dilin…
bana aşk lazım aşkta ateş ararım
Üf abi, yandım yandım…
II.Seyyah oldum şu alemde öyküler yazdım
Gözlerinden mektup ellerinden su bekledim durdum ben ne zor yolmuş bu
Hakkaten beklemek çok zor; yani şöyle bir şey bir sevdiğiniz var, ama o sizi sevmiyor…
Bu cümleyi üç noktadan başkası kaldırmaz ki(!)
Bekleyişler yorar adamı, sanırım delisi olduğum bir kitaptan bu cümle!
Düşünsenize hayatınızın her saniyesinde her dakikasında bulunduğunuz her anınızda işte, o namussuzun da orda bir yerlerde olacağı hissi adamı deli eder(!)
Neyse şu delilik mevzuuna geçmeyelim, onu da şarkılara bırakıyorum!
III.Anladım ki insan kalbine yolcu
Tamam buldum bu işte, ben buna tam da bu tınıya vuruldum. Tınıdaki gizeme, gizemdeki içe, içteki çekişe, çekişteki anlama…
Keşke bir garip seyyah olsam kendime göçsem…
Nerde nasıl kiminle soru yok, sormamam da lazım, sorgusuz sualsiz atlayıp bu şeye bu yola…
Şemsler nerde, ben şemsimi arıyorum…
IV.Gel gidelim güneylere yenilenip dinlenmeye
Hayal meyal hatırlamak istediklerim arasında kendim de varım. İyi bir son cümlesi, iyi bir yolculuk kadar rahatlatır. Reddetmek istediklerinizle kabullenmeye çalıştıklarınız arasındaki farka sıkışıp, sığlığınızda boğulmaya ne dersiniz.
Fiyakalı başlıklar atacağım ve buna inanacağım. Boynuma attığım ve gevşetmeye kadir olamadığım… Kafamı ve hiçbir zaman göremeyeceğim düşüncelerimi sıkan… Kışın sarılmaya kıyamadığım kaşkollar gibi, incitmekten korkar gibi…
Artık başıma ve boynuma bir kement gibi attığım başlıklardan bağlardan hep böyle kurtulmak isterken biraz başarı dileyeceğim kendime işte. Yakıştığını düşüneceğim mesela, güzelleştiğimi bile düşünücem belki(!)
Yazmayı öğrenene kadar da hep yeniden başlayacağım. Beni her defasında döndürüp döndürüp başa sardıran saklambaçlarımdan hikayeler, öyküler apartıp karnım doymuş hissiyle bir kenara çekileceğim sonra.
Bana en çok koyansa, hala umudumun olması.
V. Eyvallah dersin olur biter
j.
Evden saat on beş kırkta çıkıyorum, çantam küçük. Biliyorum kitap sığmayacak. Ne yapsam elime mi alsam? Yo utanmam, yani eğer biri o filmden etkilenip de elimde tuttuğumu sanırsa belki. Neyse ayrı bir yere koymadan elime poşet, süslü markalı karton kutu almadan tıkış tıkış tıkıştırdım yoldaşı.
Yine biliyorum, yolları izlemeyi tercih edeceğim… Belki sakız çiğniyeceğim, belki biraz umut falan yapıcam, başımı cama dayayıp… Bile bile camdan yansıyan görüntüme bakıcam… Nasıl duruyorum ay daha dik, omuzlarını biraz daha kaldır, kim seni götürücek sonra fizik tedavi falan…
Otururken böyle işte biraz çantama, çantamdan sarı yapraklarını gördüğüm kitaba bakacağım, biraz güneş vurucak rahatsız olucam kitabı yüzüme örtü yapıcam.
“-caklarım –ceklerim” hiç bitmeyecek, ta ki inene kadar, selametle!
En çok neyi seviyorum biliyor musun otobüsün Karaköy’den, Eminönü’ne o geçişi yok mu, bayram eder gibi… Her iki tarafa da bakmaya çalışıyorum böyle zamanlarda, ama en çok Çamlıca Tepesi nasıl gözüküyor ona bakıyorum. Sonra zaten köprüye çubuk gibi dizilmiş o insanlar gibi ben de oltamı alıp suya dalmak istiyorum, bazen tam tramvay geçerken güzel bir fotoğraf karesi geçiyor gözümden, çekemediğime üzülüyorum…
Bir de bakıyorum Galata Köprüsü bitmiş, yolculuk geçmiş, Yeni Cami bizi selamlamış!
Otobüsün kapıları açılıyor, müthiş bir balık ekmek kokusu canımı çektiriyor… Yemeyeceğimi biliyorum, iştahla yiyenlerin mutluluğuna karışıyorum ben de.
Bronzlaşmış dört kızın bir ritüel gibi ağızlarından çıkarttıkları kılçıklara çok da takılmadan gözlerimi minarelere çeviriyorum, bu ne güzellik Rabbim, bu güvercinler ne kadar mutlu, bu kalabalık ne güzel, hiç sıkılmadan burada öylece durabilirim…
a.
Ya bir koşu geçtik işte karşıya, vapurun püskürttüğü sular yüzümü yaladı, bazen güneş bazen çok rüzgarla geçtik, boğaz köprüsünde trafik var mı diye baktık.
Ben hala kitabımdan bahsedeceğim, dönüşte güzel bir tevafuk oldu işte.
Kenar kısma oturmuş manzaraya dalmaya çalışırken, hemen yanımda oturan kibar abla da kitabına dalmış gözüküyordu. Aslında yol arkadaşım, ben ona güzel çocuk derim bazen, ters taraf deyip başka rahat bir yere attı kendini… Tam kendimi yalnız hissederken, kulağımı dalgalara vermişken, gözlerimi denizdeki parıltılara kaptırmışken, ablanın elinde kitabımı görmeyeyim mi:İnanç!
Aslen öylesine almıştım inancı yanıma, hani yanınıza almasanız bir eksiklik olacağını düşünüp, çantanızda olmazsa olmaz dedikleriniz vardır ya! Ne yazık ki inancı bu niyetle taşıyordum yanımda.
n.
Hemen ablaya seslendim, böldüm onu satırlardan, bırakır mıyım hayatın böyle küçük bazen özel-güzel göz kırpışlarını. Hafif alev sarısı saçları ve kararlı mavi gözleriyle kendisinin bu kitabı çok aradığını, İzmir’den getirttiğini söyledi. Ben de daha iki bin yedide aldığımı sonra The Lake House filminde gördüğümü söyledim, o da filmden etkilenmiş ordan haberdar olmuş sanırım…
Jane ablamızla iki bin altıda teyzemin verdiği Gurur ve Önyargı kitabıyla tanışmış ve J.Austen’la ilgili her nesne beni ilgilendirir olmuştu… Hemen iki ay sonra da bir kırtasiyenin kitap bölümünde, kapağında boynunu hafif eğerek sol elini de alnına dayayıp kitap okuyan 19.yy’a ait bir kızın resminin olduğu işte, güzel bir kitap beni mutlaka al demişti: İnanç!
Jane Austen arkadaş çevremizde bir ikon oldu çıktı. Aa sen tanımıyor musun, al şu kitabı bir oku, ne üç kere mi okudun, gibi muhabbetler filan işte.
Sakız gibi uzayan bir dil, şarkıların esiri olan bir dil heyecanlanınca laf da gidiyor işte böyle.
e.
Saat akşamın sekizine yaklaşırken biz de iskeleye yanaşıyorduk, üf hava öyle bir güzel esiyor ki ee denizde dalga almış başını gidiyor, benim de aklımda sorular. Acaba Tülin abla filmini izlemiş mi, kitabın.
Filmde o okyanusun kıyıları kayaları deli gibi dövdüğü sahneler vardır. Kaptan Wentworth’ün arkadaşına dalgaların altında sırılsıklam ıslanmışken söyledikleri(63.dk.26.sn.) ikinci bir şansın çoktan başladığını haber verir… Frederick sekiz yıl sonra Anne’e dönecek, dönüyor.
Tülin ablayla biraz Jane’den, hangilerini okuduğumuzdan konuşurken şey dedi, bir kitap üç günden fazla kalmazmış elinde.
Sonra gençlerin ilgisinin başka şeylerde olduğunu, kitaptan kaçtıklarını söyledi.
Kendisi de daha çok tarihe, tarih kitaplarına, eski uygarlıkları anlatan kitaplara meraklıymış. Bir isim söyledi Muazzez İlmiye Çığ dedi evet, ilk defa duyuyorum ve iyi de oldu. Araştırıcam.
Valla bu yaz bu internet beni kötü etkiledi dedim ben de, kitaplarımla benim arama girdi diye şikayete ettim. Şarkılardan, filmlerden dem vurmadım. Ama mutlaka Persuasion’u izleyin dedim.
Çalışan, parasını kendi kazanan, kendi ayakları üzerinde durmanın hazzını vurgulayarak, erkek çocuğuna hem anne hem baba olduğunu söyleyen tatlı sert bir ablaydı.
Öyle işte, el sıkışıp ayrıldık.
Bazen bir cümle hiç tanımadığınız birini yanınızda kılıyor.
VI. Artık Melek Değilim
kanatlarım yoktu benim ama bir zamanlar melektim kirlendim sana geldim
Saat sekiz kırkta sabırla eve dönerken, Galata’nın ışıklarına veda etmeyi unutmadım. Camdan görüntümü yine izledim, bu sefer titrek şehir ışıkları da vardı.
“Kapanmış kapılardan geçtim, yanmayan bedenlerden güzelim ben yolumu sildim” dedim. Yanımdaki adam ne dedi, seslice söylemişim, mırıldandığımı hatırlıyorum sadece.
“Sakin sakin sabah altı doyasıya şimdi kavuşmak zamanı dedim” bu kez. Kimsenin duymadığına yemin edebilirim.
Bile bile gelmediğini biliyorum, seni kaç kere gördüğüm halde en olmadık yerlerde, gittiğini biliyorum. Bu ne biçim hikaye böyle ne diyeyim.
Züleyha olmak zor, Yusuf kim bilir bilmediğimiz hangi kuyularda.
Ya vazgeçer unutursun, ya da yolun açık olsun hadi!
VII.Son Replik: Her şey çok güzel olacak
CMYLMZ- Abi böyle bir şey var mı, benzin döküp adam yakılır mı yaav, yapmayın yaav
M.Alanson- Sen, sen insan değilsin biliyor musun, sen insan suretinde bir hayvansın
CMYLMZ- Abi bak mevzuyu bilmiyorsun, bir konuşma yaa
[Mecburen Not:) Murat Çelik bir garip seyyahım diyor, Aşk'ın Elif Hali'nde eliften habersiz kendime ordular biçiminde lâl olmuş haller içindeyim diyor. Ben de öylece dinliyorum, düş sokağının bu sakinini. Sonra sakin kafalar, Mazhar abi söylüyor yerimize, bu ne biçim hikaye böyle diyor. Eyvallah diyorum ben de. Redd artık melek değilim diyor ama.
Bu film, bu foto roman, bu yazı her şey çok güzel olacak diye bitiyor. Arada adını yazamadığımız şarkılar da nakaratlar da mecburen ele güne karşı yapayalnız kalıyorlar!]
bugün 1, toplam 75 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- Ele Gne Kar
- ona buna karşı yapayalnız
- ele güne karşı yapayalnız
- ele güne karşı yapayalnız dinle
- o buna karşı yapayalnız














Jane Austen okuyup ‘your hands are cold’ dinlemek ve 18.yy’ daki kadın erkek ilişkileri ile şimdinin muhasebesini yapmak insanı bir kuytu köşeye sıkıştırıp beyin damarlarını tıkayabiliyor, ablamız bu yy’daki tüm romanlarda olduğu gibi mutlu sonla bitirdiği romanlarını aslında ironiyle örüyor- Gurur ve Önyargı’da mutlu sonun Elizabeth’in cool adamımız Darcy’nin elini öpmesiyle geldiği gibi-…
“bu felek kimine kavun, kimine kelek yedirdi…”
sami özer’in insanın içini yumuşatan sesiyle dinlemek harika tabi.
bence de güzel bitmiş.
Pek sevgili herangibiri,
Bolca flashback’li The lake house filminde iki yıl öncede yaşayan Alex’in(K.Reeves), Kate’e(Sandra B.)yazdığı ve seslendirdiği şöyle güzel bir replik vardı,
“Öyleyse, gelecekte buluşalım…” buna bayılmıştım:)
Aslında geçmişe dönük ama aynı zamanda geleceğe bakan,sonunda ise şimdiye gelmiş bir film… -Tanrım,nasıl bir cümle oldu bu:)- persuasion’ı ise pride and prejudice üzerinden konuşmak ne güzel olur, sanki tıpkısının aynısı:)
fazla murat çelik depresyon yapar,platoniği azdırır,mevcudu sıkar.