Her şeyi açıyorum her şeyi!
Kapıyı önce.
Sonra tekrardan açıyorum kapıyı, olmadı yeniden başlıyorum!
Yeniden kapatıyorum!
A. Her şeyi kapatan adam, açmak için kalbinin en gizli yerini, yeniden başlıyordu.
Her şeyi kapatıyorum. Kapıyı, tarçınlı elma ezmesinin ruhsuz bedenime uğrayan pardon burnuma uğrayan kokusunu, mutfağı, kapısını.
Öğleden ikindiye doğru yol alan güneşin bir dekor gibi misafir salonunu aydınlatan ışığını, ışığın yansıdığı pencereleri, duvardaki resmi, resimdeki laleyi, hemen yanındaki yirmi yedi günlük menekşemi, açmayan çiçeğini.
Sehpalarda, koltuk takımının kenarlarında, masada tane tane duran tozlarla oynaşan şemsin bitmeyen oynak ışıklarını.
Ve kapakları kapanamayan dolapların bir isyan gibi taşan kitaplarını.
Durun söyleyeceğim:
Kapıyorum!
Hiç bitmeyen eylem devam ediyor… Misafirlerin işlemeli, çiçek desenli, üstüne üstlük de simli salon takımına hayranlıklarını yarıda kesiyorum. Perdeleri çekiyorum; güneş girmesin.
Balkonu kapatıyorum; sesleri gitmesin.
Resmi, çiçeği, dolabı, kitabı zaten kapattık! Mutfaktan kokular da gelmiyor!
Ortalık bana kaldı, sedef kakmalı eski Osmanlı salon takımımızda başbaşa kalabiliriz Ey misafirler!
Durun ben geldim, nereye? Tabağınızda Konya usûlü su böreği kalmış, hurmalı kurabiyenin hiç tadına bakmamışsınız, aa mevsim kompostosuna ayıp oluyo ama!!!
-Ne diyorum ben?
-Oruçlu rüyası!
Neyse boşverin…
I.Her şeyi kapatıyordun her şeyi
Bu kez evin her metrekaresine yürüyüşümü hissettiriyorum. Sıra sıra gidiyor her şey.
En son film bitip tükenene kadar da bir on dakika daha oturmak isteğiniz gibi… Işıkların hiç açılmamasının olamayacağı, buna benzer istekler gibi, ben de bu isteklerle boğuluyorum. Gerçeğe gülüyorum; yürüyüşe devam ediyorum!
Şimdi holdeyiz, hole açılan mutfak ve salonu kapattık, sıra iç odalarda.
Hadi Truman!
Gerçeğe ben güldüm geçtim ama sen arıyorsun onu; bu bir show(!) değil sadece biraz…
Biraz çelişki mi?
Hayır, sadece acele tarafından yapılan pilavlar gibi, sonuç n’olursa olsun yemek zorunda kaldığımız yemekler gibi, hani bir lokantada ya da hani eve geç gelen ablamızın annemizin kendimizin yaptığı yemek gibi işte…
Bir zorunluluk duygusunun çöküp bastırdığı durumlarda onu kabullenmeye çalışmak..
Kısa kesiyorum be, kendini aldatmak!
Üslûbun aldanışımdır benim deyip karşıma çıkan ilk odadan başlıyorum; hadi bismillah!
II.Hiç kimse, herkes ve…
Kardeşim Hiç Kimse’nin odası aman yine dağınık, yine sigara kokusu! Nerde 5 numaralı anahtar, hadi kapattım eyvallah!
Şimdi sıra 4′te: Ablam Herkes’in odası: Süslü, nazik bir çalışma masası, pırıl pırıl bir lavanta kokusu! Bu koku stresle ilgili başağrılarında etkili bir iyileştirici, bitkinlik güçsüzlük durumlarına birebir! Bayılıyorum sana abla! İçin odana yansımış, ne iyi yaptın da ‘moda rengi turuncu’yu kullandın, bilgesin, neşesin vesselam!
Herkes(!) öyle işte ya ben?
III.Ve : a r a l ı k
3’te benimki, yani benim odam. Bakalım girilip de çıkılabilinecek mi?! Soruyorum Herangibiri nasılsın, iyi misin, ne bu odanın rengi? Çok sıradan çok bayağı, seni anneme söylicem özgün bir oda nasıl olur öğren Herkes’ten…
Yav bu senin yorumun, dur ben en iyisi kendime sonra döneyim. Unutmazsın di mi, unutma emi(!)
Aralık bırakıyorum, kapı açık kalıyor…
IV.Dördün yarısı iki
Geldik efendim 2’ye, bu arada çok yoruldum, kısa geçiyorum; daha dipnot düşücem, bir filmden bahsedicem, sevdiğim bir yazarın cümlelerine eğilicem!
Sonra diğer sevdiğim bir yazardan, diğer sevdiğim bir yazardan, yazar yazar, yazardan…
Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’ı izleyen var mı?
-İki güme gitmedi…
B.Yorulmuştun:Şarkın susmuştu
Hiç Kimse, Herkes ve Herangibiri’nden sonra iki numaralı iyimser sarı renkli oda Her Şey’indi!
Her şeyine yansıyan bir saflık duygusu ve her şeyi bilmeye- merak etmeye özenli bir ruh dünyasıyla gerçekten de Her Şey’le bu evde iyi anlaşıyorduk. Odası ise ruhu gibi herkesi içine alacak kadar muazzamdı. Bir şey mi yiyeceksin az biraz uzanıcak mısın, hiç gocunmazdı; ama mecburen kapattım odasını çünkü bu yazının kuralı(!)
1′e gelirsek; odasınının gördüğünüz her noktasında küçük büyük düzenli düzensiz ama her sathında “Hiç” yazılı olan “Elif ” gibi duran kardeşe!
O’nun adı Hiçbirşey; bir ve şey’i fazla(!)
Odasının rengine- kokusuna ne mi sinmiş? Imm, mütthişş bir… adını çıkartmak da zorlandığım, ımm şey kokusu..
Durun yazıcam: Ebediyetin kokusu!
Ya ebediyyet işte, ha bir de ateşe koşan pervanelerin yanık kokusu…
Sevdim ben burayı birazcık daha kalsam olmaz mı?
C.N’olacak şimdi: Kapısı açık kalan 3 ve kapatmaktan korktuğum 1!
N’olacak şimdi bu odalara, anahtarlarını da kaybetmedim yanımda.
Üç benim odam hadi; yazının icabı da olsa kıyak geçiyorum yani, onu aralık bırakıyorum peki,ya hakikatte?!
Sonra benim hakikaten “elif” gibi duranın odasında durmaya hakkım var mıydı? Bunu bırakın ilkin hiçliğin yeri bu odaya girmeye hakkım var mıydı?
Ben naptım? Nasıl girdim? Ne niyetle girdim? Gerçekten girebildim mi?
Girdiysem çıkmasını da bilmem gerekmez mi?
D.Daha da açılıyorum
Her şeyi kapatıyordum: Evimi. Evimin bütün kapılarını.
Sebebi açıktı: kaçmaktan korkuyordum.
Çünkü dışarıda dekor vardı; bense bu yalana, içimdeki yalana alışmıştım.
Ben içimdeydim, içimdeki filme inanmıştım, inandırılmıştım…
Kapatma eylemime kendim ve biri direndi; sanırım denklem şöyle gelişti: Bir numaralı oda eşikte kalmışları, arada kalmışları hiç gözardı etmiyordu. Hoş kendimin girip de çıkamadığı bu oda huruç edip dahil olacak idi ‘Elif’in yurduna!
Gerçekten de ‘aralıkta kalan’ ‘hiç kapanmayan’ın yurduna dahil oldu, ‘hiç’ ‘herangibir’ ayrım gözetmeksizin birliğinden çıkmasına izin vermedi…
E.Sonuç:N’oldu yine
Truman Show’u izleyenler bilir… Her şeyin bir dekor olduğu, gerçekliğin sahte bir gökyüzüne gizlendiği ve bu gökyüzününse bir tuşla yağmur akıttığı bu hayat showunu(!) izleyenler bilir,belki idrak etmiştir…
Filmdeki yönetmenin nam-ı diğer Christoph’un -Truman Show’un kurucusu, yönetmeni,kendisini bir nevi tanrı konumuna getirmiş Christoph’un- bir tuşla ‘güneş’i ve ‘ay’ı cebinden çıkarır gibi, adeta bir mandal gibi gökyüzüne astığı sahneler ne kadar da tatlı bir yalandır!
Bir hayatla oynan bu ’show’ için oluşturulan dev bir sahne daha doğrusu dekor vardır. Ki bu da Tv ekranlarından halkın saniye saniye izlediği, Truman’ın yani ‘gerçek adam’ın doğumundan yaklaşık otuz yaşına kadar ki hayatının izlendiği ‘canlı bir sahne’dir işte!
Bu bir showdur, izleyenler bu niyetle izler belki fakat gerçek adamımız…kahretsin hiç bir şeyden haberi yoktur! Düzenin kurduğu bu sahneden, bu sahtelikten!
Trumanın kendisi hariç her şey sahtedir, oluşturulmuştur, zaten vurucu nokta da budur!!
Vurucu olan da buradadır ya, herkes rol yapıyor ve sen gerçeği oynamaya çalışıyorsun…
Velhasıl Trumanın hiçbir şeyden haberi yok işte, yaşadığı Seahaven adasına çeşitli açılarla yerleştirilen yaklaşık beş bin kameradan habersiz, çalıştığı sigorta şirketine gidip geliyor. Korkuları bile oluşturulmuş küçükken babasının bir fırtınayla denizde boğulup ölmesi üzerine büyük bir su-deniz korkusu yaşıyor!
Tamamen bir rolü oynayan eşininse durup dururken bir tarafa dönüp birilerine kahve kutusunu gösterip konuşup gülmesini yani eşinin yaptığı bu ‘çeşitli reklamlara’ bir anlam verememesi de cabası..
F.Ve sonra
Sonra aklında tek bir şey var Fiji’ye gitmek! Fiji adalarına… Çünkü gerçek bir şeyi tadıyor bu dekor adada. Lisede ona ‘aşk’ı tattıran Lauren…
Lauren de Tuman’a aşık olup sette istenmeyen oyuncu olunca, apar topar Truman’dan kopartılıp Fiji adalarına gittği söyleniyor, hem de kızın elbetteki sahte babası tarafından…
Ne fiyakalı bir yalan, Fiji! Bekle beni!!
Truman’ın Fiji adalarına gitmek için girdiği çabalar, yaşadığı bu sahte ortamda bulduğu ‘garaip ve acaiplikler’le birleşince, sorgulama ve merak duygusu galip gelir ve gerçek adamımız gerçeğe, kendi hazin gerçeğine…
-Evet!!
-İçimizi vuran bir sahneyle yaklaşır…
-Nasıl bir sahnedir o?!
-Trumanın kaçıp bindiği yelkenli ufuk çizgisine geldiğinde pat diye çarpar, dekora…
G.Nasıl bağlayacaksın?
Odaları kapatma girişimim gerçeğe, kendime, daha doğrusu gerçek ve kendimle kurduğum ve fakat dekorunu aşmayan, satıhta kalan, rolünde kalan kendi gerçeğime bir girişimdi.
Çok iğrenç bir cümle oldu biliyorum daha kısası yok ne yapayım fakat gerçekle doğru bir değil işte!
Bazen en doğru sandıklarımız, içinde ne hoş vakitler geçirdiğimiz odamız, yani içimiz, evimiz, bedeninizin manevi olarak kapladığı her alan, bizim için oluşturulan bir balona çarptığında
bir isyan cümlesi haline gelebiliyor..
Karışık olan şu, hepimiz farklı bir tepki veriyoruz kimi bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyor, kaçıyor bir nevi, ya kendinden kaçıyorsa!
Kimi de,benim gibi mi yapıyor bilinmez, kapatmak isterken açıyor açarken kapatıyor eylem hep aynı oluyor bir nevi, fakat bu da kaçamıyorsa!
Af buyurun annesine “ama mezarda horlayamazsın” diyenlerdenseniz ve anneniz gerçekten uykunun da küçük bir ölüm olduğunu bilip, uykusunda yine de fena halde horlayabiliyorsa sorun yok!
Gerçekten!
H. Hala bitmiyor
Bütün korkularıma rağmen bire doğru yol alıyorum, alabiliyorum; sanırım huzur orda, diğer odalar kapandı ya bu yüzden sıra bizde, saat bizde…
Ben önce açtım içimi, sonra üzerime kapattım gerçeği… ama incitmeden ama tekrar açtığımda bir dekora saplanacağımı bile bile; açık ve kapalı olanın kesiştiği noktayı hakikat bildim…
Gerçek adam kendisine örülen yaldızlı sahnenin bir gün ne kadar da yıldızsız olduğunu farkettiğinde ufuk çizgisinde; anladı, kapı açıldı…
Bense zıtlıklarla kaimim, onun açtığı kapıdan önce giriyorum sonra kapıyorum bu trajik kapıyı üzerime, sımsıkı…
Girdim ve geldiğim yere baktım.. kaldım ve gelinen yere baktım… geldiğim yer öncesiydi kaldığım yer burasıydı.
Hakikatse eşiği geçmekmiş, eylemin adı değil.
-Son sözün bu mu?
-Eylem zaten hakikatinde gizlidir!
-Peki Tarık abi ne diyor?
-Bir gün içinde yaşadığınız dünyanın bir dekor olduğunu farketmek…
-…
(Bu yazının yazılmasına vesile olan Tarık Tufan’ın; Truman için dediği “bir gün içinde yaşadığınız dünyanın bir dekor olduğunu farketmek” sözüdür.)
İlginizi çekebilecek başka yazılar
İlgili yazı yokmuş



















“yeterki açık olsun perdeler” demek geliyor içimden.
bir de kapının eşiğinde duran 2 yaşımdan bir fotoğraf düşüyor aklıma.
kapıların da büyülü bir rolü var hayatta.
sevgili herangibiri, bu kadar uzun yazabiliyor olmak da pes dedirtiyor :)
çizgifilmlerde olur,bizim derinliği olduğunu vehmettiğimiz resimli kağıt yırtılır, içinden şü siyah geveze ördek(ismini bilemedim şimdi) çıkar…yanılsamayı sokar gözümüze..bazen varlık incelince gerçeklik de öyle ortasından yırtılacak zannediyorum..bilmiyorum,ihtiyaç duyuyorum belki..istiyorum ki dekor yırtılsın hakikat ayan olsun…