Bilinenin aksine, Sigmund Freud filozof değildi. Sosyal bilimci hiç değildi. Avrupa’nın politik tarihi dersinde okumuş olsak da hazreti, Freud politika ile net bir biçimde ilgilenmemişti. Marx’la ne kadar yakındı pek bilemiyorum. Lakin, onu Marxist söylemin tam ortasına getirip koyan Frankfurt Okulu denen, bir grup Alman Yahudisi amcadır. Bunlar, Freud’un temelde insan psikolojisine dair söylemlerini alıp Marx’ın toplumsal tezleriyle harmanlamışlardır ve ortaya 1960 sonrası Marxism’i çıkmıştır. Oysa ki özünde Freud, tarihe ve edebiyata ilgi duyan bir psikiyatristtir. Hastlarından edindiği gözlemlerle, hem psikiyatri bilimine katkıda bulunmuş, hem de edebiyat, felsefe ve tarihle ilgili değişik kuramlar ortaya atmıştır. Hz. Musa ve Yahudiler üzerine, ya da Shakespeare metinleri üzerine yazdıkları ölümünden yıllar sonra akademiye dahil edilmiştir.
Şimdi durduk yere bunu niye anlatıyorsun, diyenler olacaktır. Kısaca açıklayayım; az önce tuvalete girerken aklımda güncel olaylar vardı. Şu kamu personeli grevini düşünüyordum. Sifonu çekip de elimi yıkamaya başladığımda, “Halkın da grev hakkı olabilir mi?” gibi bir şey geldi aklıma. Çünkü neticede kamu personeli devletten şikayetçi, lakin ben de pek çok kamu personelinden şikayetçiyim. İşini iyi yapmamak değil bu sadece, “işini yapmamak!” şeklinde cereyan eden olaylar. Hani sitede de var ya, “Vatandaş pişkin esnafa karşı” aynen öyle “Vatandaş pişkin memura karşı” da olabilir. Sonra ellerimi yıkamam sona erip havluya geldiğimde şu çaktı: “Şimdi bu grev ya. Hak, hukuk mücadelesi. O nedenle kamu personeli son tahlilde haklı görünecek. Oysa kendi günahını hiç düşünmeden meydanda bağırıp çağıracak. Bir kısım sosyal bilimciler de bu olaya destek verecek. İşte bunun adı ‘hakkını arama cesaretini gösteren sıradan insanın fetişleştirilmesi’ meselesi.”
Derken bu “fetiş” kavramının Marx’ın “meta fetişizmi” diye dilimize çevrilen kavramından türediğini düşündüm bir süre. Lâkin tatmin olmadım, Freud’u aradı gözlerim. Sanırım asıl mesele buydu: Cinsellikle ilintili takıntılara Freud’un verdiği tanımlar, bir şekilde sosyal bilimlere dühûl etmişti (ki dühûl etmek de oldukça Freud’cu bir söylem). Bu durumda, Freud’un açtığı yoldan gidenlerde görülen bir farklılaşma sezinlemeye başladım. Şöyle ki, toplumu bir birey gibi algılama, toplumsal vakaları, mesela tarihin kendisini, sanki hafızada cereyan eden bir “içsel” mekanizma gibi değerlendirme düşüncesi işliyor.
Nihayet lavabodan gelip yerime oturana kadar geçen sürede, bu yazıyı yazma kararını verdim. Laptop’u kucağıma alıp da bir adet “Notepad” sayfası açtığım sırada, Freud’un edebiyat üzerine söyledikleri geldi aklıma. Karakterlerin alegorik manalarına ilişkin bir resmi geçit töreni yapıldı zihnimde. Bütün bir işçi sınıfını tek başına temsil eden Charlie Chaplin filmleri, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ürettiği insan tipine alaycı bir bakış atan Orhan Pamuk’un Selahattin Darvınoğlu karakteri, Tutunamayanlar’da anlatılan o garip topluluk… Tiplerin bu şekilde işlenmesi, onların her hareketinde toplumsal bir refleksin anlatılıyor oluşu, Rusya’yı simgeleyen bir Oblomov hikayesi gibi birikti hafızamda.
Freud’un bu büyük katkısı, onu filozof ya da sosyal bilimci yapmasa da, önemli bir kâmus haline getiriyor. Yani ki, terminoloji ustası. Gündelik yaşamdan tutup çıkardığı o tespitler ve bunların kaynaklarına dair yaptığı çıkarımlar, üstelik verdiği isimler, bugün hâlâ aklımızda yer edebiliyor. Hem de çok yerde anahtar işlevi görüp, anlam dünyasının kapılarını açıyor. Anlamların yitirildiği bu çağda bile, farklı kalıpları var eden değişik bir zihinsel altyapı mirası olarak Freud okumaya devam edebiliyoruz.
Bundan yaklaşık iki paragraf öncesini yazarken, aklıma şu da geldi: Freud’u kullanarak oluşturulan bu acayip söylem, aslında İbn Haldun’un tarih anlayışında da yer alan bir şey. İnsanlarla devletlerin aynılaştırılması, kaderlerinin paralellik içermesi; ve dahi her canlı gibi her devletin de bir ömre sahip olması. Toplumsal yaşlanma ve aksaklıkların görülmesi ile insanların eskimesinin ortak etki-tepki mekanizmaları içinde incelenebilmesi. Neyse ki yazının sonunda ne yazacağımı da bu paragrafa başlarken düşünmüştüm.
Freud’un siyaset bilimci gözlüğü ile (Mıymıy’ın komedyen gözlüğü gibi) yazdığı güzel bir kitap da şudur: İngilizcesi “Civilization and Its Discontents” olan ve Türkçe’ye bir yayın evinin “Uygarlığın Huzursuzluğu” olarak çevirdiği (bence güzel çeviri) isimli eseri. İyi seyirler efendim…
bugün 0, toplam 27 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- freud
- filozof
- freud un bilime katkıları
- civilization and its discontents türkçe
- filozof Sigmund Freud













“dühûl etmek” bir söylem midir aya? :)
Freudçu bir fiil/ eylem/ ifade denebilir belki…
nasıl da uyuzum, biliyorum ;))
emperyalizmi eğer bir söylem olarak ele almışsanız – ki ben aldım – söylemdir tabi. yoksa insan insana dühûl eder mi?