
31 Mayıs sabahından bu yana çok onun öncesinde ise sık sık duyduğumuz bir cümle var… Arap dünyasının sesi Gazze için neden çıkmıyor? Arapları savunmak Türklere mi düştü? Bu soruları ben de kendi kendime çokça soruyordum. Kudüs meselesi dışında Filistin sorunu bir Arap sorunu olarak görülebilir ve bize ne denilebilirdi? Elalemin derdi bizi niye geriyordu? Bir meselede üçüncüye ne düşeceği apaçık ortadaydı…
Bu fikirlerim geçen günlerde Hilal TV de Mustafa İSLAMOĞLU beyefendi Filistin ve Gazze hakkında konuşurken rast gelene kadar devam etti… Mustafa İslamoğlu ilginç şeyler söylüyordu Gazze hakkında.
Terör Örgütü olup olmadığı tartışılan HAMAS’ın aslında Mısırda 1920 lerde Hasan El Benna tarafından kurulan İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) isimli cemaatin Filistin ayağıdır. Müslüman Kardeşler ise Modern bir İslam toplum kurulabilmesi için Kur’an ve Sünnet’in kılavuzluğuna dönülmesini savunan ve monarşiler ile oligarşileri reddeden bir harekettir. Hatta şu an Mısır’da ki en güçlü muhalefet olarak faaliyet göstermekteler ancak yasa dışı sayılmaları nedeniyle bağımsız olarak Meclis’te bulunmaktadırlar. Filistinde Yaser Arafat sonrası yapılan seçimlerde HAMAS yüksek çoğunluk ve bariz oy farkıyla iktidara hak kazanmış bu durum sadece İsrail’de değil monarşi ve oligarşi ile yönetilen Arap devletlerinde büyük rahatsızlık yaratmıştır. Neticesinde yapılan müdahaleler ile HAMAS’ın haklı iktidarı Filistinde elinden alınmış ve kukla görünümü sunan, yıllardır Filistin meselesinin çözümü için bir arpa boyu yol alamayan Mahmud Abbas önderliğindeki El-Fetih e bırakılmıştır. Ancak HAMAS güçlü olduğu Gazzede yönetimini vermemiş ve direnişe devam etmiştir.
Arap ülkelerinin Hamas karşıtı olmalarının en büyük nedeni ise neredeyse tümünün monarşi veya dikta ile yönetilmesindedir. Müslüman Kardeşler’in iktidar olarak demokratik yöntemleri ve “şura” fikrini benimsemeleri bu rejimleri korkutmakta HAMAS’ın Filistinde başarılı olmasının kendi ülkelerinde hareketlenmelere yol açacağını öngörmektedirler. Bu korkuyu en çok duyan ise hareketin kaynağı da olan Mısır hükümetidir ki aylar önce düzenlenen yardım konvoyunun geçişine bu nedenle izin vermemiş ve olaylar çıkmasına neden olmuştur. Son olarak konu ile ilgili bir kaç link aktarmak istiyorum ve saygılarımı sunuyorum.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Hasan_el-Benna
http://www.usak.org.tr/makale.asp?id=484
http://www.hurriyet.com.tr/strateji/6843069.asp?gid=202
bugün 0, toplam 3 defa okundu...













Filistin meselesi yüz yıllık bir problem ve “dönüşümler” ele alınırken maalesef o geçmişten kurtulamıyor.
HAMAS’ı “istenmeyen adam” yapan şeylerden bir tanesi, İsrail Devleti’nin meşruiyetini sorgulaması ve o bölgede “tek devlet” istemesiydi. Bir de tabi, intihar bombacıları, İsrail askerini esir almak gibi faaliyetleri…
Ortada bir “ahlak” arıyoruz hep, lakin hiçbir zaman ahlaklı bir oyun olmadı orada. Ne Filistin topraklarını Yahudi sermayedarlara satan Arapların pervasızlığı ahlaklıydı, ne de dünyanın parayla kurulan tek devletinin, kurulduktan sonra “vatan mücadelesi” adı altında sağa sola saldırması… Ne Arapların İsrail’e karşı kaybettiği iki savaş dengeleyebildi bunu, ne de bölge halklarının çaresizliğinden doğabilecek olası bir muhalefet.
Arapların nihayet demokrasiyi benimseyerek silkineceklerini düşünmek, bir yandan ABD’nin dış politikasına destek olmak anlamına geliyor. İran’da Ahmedinejat’ın muhalefete karşı yaptıkları ortada. Tabi orada muhalefetin metodu da tartışılabilir…
Osmanlı’da Abdülhamit’e en büyük ve etkili muhalefeti yapanlar, Batı’da eğitim görmüş dönemin “aydın” tabakasıydı. Onları Abdülhamit düşmanı eden şey, baştan aşağıya “yenilik” arzusuydu. Bugün Arap dünyasında Batı’ya gidip gelenler ne yapıyorlar acaba? Ben İngiltere’de yaşayan bir Arap’la konuştuğumda, “Bu Araplar gerizekalı. Hiçbir şeyden anlamazlar. Ancak yaşayıp giderler…” diyordu. Bu öfkeyi, Arap dünyasında demokratik bir devrime dönüştürebilir misiniz?
Peki Türkiye Cumhuriyeti’nin bu meseledeki milli menfaati nedir ? Ben bunu yıllardır anlamış değilim.
Bugüne kadar hep, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.” söylemiyle büyüdük. Çevremizdeki bütün ülkelerle alakalı travmatik problemlerimiz vardı. Araplar bizi sırtımızdan vurmuştu, güvenemezdik. İran’dan “İslam devrimi” tehlikesi gelebilirdi, kapattık. Rusya’dan “komünizm” gelirdi maazallah, bulaşmadık. Yunanistan’la zaten mevzu belli…
Bu “içe kapanma” meselesi belki soğuk savaş döneminde geçerli bir stratejiydi lakin eğer ticaret hacmi olarak büyümek istiyorsa bir devlet, mutlaka çevre ülkelerle alışveriş yapmalı. Bu ticari büyüme de zamanla siyasî hesapları getirir beraberinde. Eğer İran’la iş yapmak istiyorsanız, onun İsrail’le arasındaki problemlere de kayıtsız kalamamaya başlarsınız. Arap dünyasına sempatik görünmek istiyorsanız, gene İsrail’e sert yapmanız iktiza edebilir…
Son tahlilde her şey “ekonomik çıkar” değildir; bir önceki ya da sonraki adımı siyasî ikballe de alakalı olabilir. Yahut ciddi anlamda “vicdanî” işler peşindesinizdir de, tarihçiler sizi yargılarken genelde ekonomi-politik denilen teraziye koyarlar. Türkiye Cumhuriyeti bu meseleden “milli menfaat” elde edebilir pekala, asıl mesele “milli” denilen hadisenin altının doldurulması.
ABD’de pek kimse ilgilenmez mesela “dış politika” hamleleriyle, ancak Demokratlarla Cumhuriyetçiler arasındaki en keskin farklılıklar da “dış politika” alanında görülür. ABD halkına göre, “Devlet” dışarı çıkıp başarılı bir kariyer yapan sonra da akşam eve elinde çiçek ve bir şişe şarapla gelen “modern koca” gibidir… Bizde bu ilişki net bir biçimde kurulamadığı ve “kocamız” hala dışarıda pek kariyerli olmadığı için, anlamamak normal.
Bugün Arap Dünyası’nda nereye gitseniz, “Türkiye” dediğiniz anda, “One Minute” diyeceklerdir. Medyanın gücü işte… Medine’ye gittiğinizde ise size Osmanlı zamanında yaptırılan eklentiler gösterilir. Dışarıda “iz bırakmak” insanınıza dünyada rahatlık sağlar…
Bende milli menfaat derken tek başına ekonomik kazanımları kastetmemiştim zaten. Bir bütün olarak bu olaydan yararımız ne olacak onu anlamıyorum. Eğer mazlumun yanında olduğumuzu göstermek gibi bir fiyaka peşindeysek, bunu kimse yemez ve adama derler ki “sen Ömer El Beşir’le neden irtibattasın yada Doğu Türkistan’da Uygurlara yapılan zulme karşı neden one minute diyemiyorsun arkadaş !” Yakındaki kadar uzaktaki zulümlere de karşı çıkmak bence gerçekten haysiyetli, vicdani bir çıkış olabilir ayrıca da şahane iz bırakmış oluruz. Sadece batıdaki big brother ın gör dediğini görmekle-misal Kore Savaşı- bu işin altı doldurulmaz.
Ekonomiden öte “milli çıkar” yok aslında pek o pek şahane pazarlanan “Batı ekseni” hadisesinde. Lakin eğer “milli haysiyet” diye bir şeyi tarihsel ve politik olarak doğrulayacaksak, evet haklısınız. Burada sanırım, “İslamcı hassasiyet” dedikleri şey devreye giriyor. “Müslüman soykırım yapmaz.” ve dahi Türk dünyasıyla aranın bozulması meselesi, bir bakıma buna işaret edebilir…
Bunlar ortadaki meseleler, o nedenle ucuz niyet okumalarla yol almak mümkün değil. Ama ben “komşularla sıfır sorun” ve “stratejik dış politika” hamlelerinin fazlaca “tek adamcı” hale gelmeye başladığını düşünüyorum. Ahmet Davutoğlu 2011′den sonra da o koltukta oturmayacaksa, ciddi bir “milli kriz” yaşamamız söz konusu olabilir…