Mâsumiyeti ve saflığı arayanlara,
Gece çöktüğü vakit, bir değişik hâldir alır insanı. Bir sıkı suâldir başlar, kalem galeyâna gelir, olmadık cümleler yazar o bembeyaz kâğıda, korkmadan karalar, karartır o saflığı. Bazen düşünürüm de, kağıt derim ne de itaatkâr, onca ezilip buruşturulmaya, yırtılıp yakılmaya rağmen yine de kalemin buyruğu altına giriverir, utanmadan sıkılmadan.
İnsanları da kâğıtlara benzetirim bazen. Saf ve temizdir her bir yanı ilkin, yeni yeni ağacını terk edip bulmuştur varıp gidip tutunacağı bir el, konacağı bir çanta, tazecik bir günlük defteri, bir kitaplık rafı, bir eski antoloji. Bir çocuğun mâsumiyeti kadar sığıngan ve ürkektir, kâğıt. Bir gün üzerine hangi mürekkepler damlatılacak, hangi kalemler yazacak diye bir umut bekleyecektir artık.
Boşuna bekleyiş, ey sefîl âşık!
Beklersin ve gün gelir, ya kaleme hasret gidersin, ya kaleme küser gidersin. Biraz da öfkelenir, kabarır taşarsın. Üzerine yazılanları silmeye kalkarsın, kendi kendini yer bitirirsin. Kendini bir kitabın sayfalarında yitirir, ağlarsın. ‘Ol’gunlaşıp ağaçtan ilk çıktığındaki o pirüpak hallerini arar, arar da bulamazsın, hatırlar da dönemezsin. Çünkü bir ‘çağ yangınıdır bu bütün’ yanarsın da söndüremezsin.
İnsan bir ateşin ortasındadır velhasıl, küllenir, dağılır ama yitmez. Bu yangın içinde türlü çeşit yananlar vardır, yanıklar vardır birinci dereceden, ikinci dereceden hatta üçüncü dereceden yanıklar. Kiminin eli, kiminin dili, kiminin yüreği, kiminin vicdanı yanmaktadır. Bazısı bu yangın yerinden kurtulmak için türlü senaryolar yazar, türlü şaklabanlıklar yapar, bu gözü karalık kendini kandırmaya kadar gider, ama nafile. Çünkü günahkârdır artık, ‘dünya günahkâr’.
İnsan biraz insansa eğer, kararıp yiten, masumiyeti lekelenen bir vicdanı kaldıramayacaktır, artık yakıp küllerini denize savurmadan, bu kağıttan kurtulup sakinleşemez dünya. Ama yine de tövbekârdır insan, elleri vardır, elleri… Pişmanlıktan düşen yüzü ve kanlanmış gözleri vardır. Acziyetini kabul ederek, kendine bir kum tanesi kadar değer vermeyip gururunu alaşağı ettiği ölçüde yücelir insan. Dener ve yanılır, gene dener, gene yanıldığını anlar ve her yanılgıdan sonra ellerini birleştirip göğe doğru açmayı bilir, bazen unutur, bazen unuttuğunu da unutur. Günâh, aslında insanı Allah’la bilişik kıldığı, O’na döndürdüğü ölçüde kıymetlidir. Nitekim, bu tövbekârlık vesilesiyle yaratıcının eşref-i mahlûkât (yaratılmışların en şereflisi) derecesine de çıkarabildiğidir insan.
Bütün bunlar bir kenara, bir de ateşle yaşamayı, ateşi yaşamayı bilenler vardır içlerinde. Yanarken zevklenenler, haz alanlar, yangını körüklemek isteyenler vardır. Onlar Leyla’da ve Mecnûn’da ve de bu çağ yangınında aranılanın aslında ‘Mevlâ’ olduğunu, Leyla’yı ve Mecnûn’u bildikleri vakit anlamış, rahmanî âşkın anahtarını bu vesileyle bulmuşlardır. Ve bilmişlerdir ki, âşk-ı hakikîye giden yol, bir şekilde âşk-ı mecazîden geçmektedir, geçmelidir hatta. Zira, yaratılanı sevemeyenin yaratıcıyı sevebilmesi de olanaksızdır, ki zaten bu dünya da aşkla yaratılmadı mı, Muhammedî bir âşkla?..
İgende uzatmayayım sevgili okur, aslında konu farklı mecralara kaydı ancak, bu yazıyı sırlayacak olursak; insan saf, temiz bir kâğıttır tabir yerindeyse, hiç şüphesiz olabildiğine mâsumdur, bu dünya kitabına ilkin konduğu vakit. Lakin, üzerine dökülen ve dökülmeye meyleden her ne mürekkep olursa olsun, mürekkebi dökene değil döktürene, onu meylettirene dönük yaşamalıdır. Hâsılı kelâm, kâğıda dökülen, sıçrayan ne varsa bilinmelidir ki her biri bir işarettir ‘akledebilenler’ için. Çün sormaz mı yaradan kutsalımızda,
Hiç akletmez misiniz?
Siz, hiç düşünmez misiniz?
(Not: Yazının başlığı Samuel Beckett’ın bir kısa şiirindendir ayrıca Zeki Demirkubuz’un ‘mâsumiyet’ adlı filminin sonunda da geçer. Şöyle ki;
hep denedin,
hep yenildin.
olsun, gene dene, gene yenil.
daha iyi yenil! ’ )
bugün 0, toplam 5 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- loser
- yenil daha iyi yenil












