ÖN NOT: Uzun zaman önce yazdığım bir yazı… Ufak değişikliklerle burada da paylaşmak istedim…
Başlık bir şarkı adı ama neredeyse şarkıdan hiç bahsetmeyeceğim. Yaşlı amcaların/teyzelerin dediği gibi, bir apartmanda yalnız yaşayan bir adam/kadın ölse, kokusu duyulana kadar kimsenin haberi olmaz, demek istiyorum. Yaşlı amcalar/teyzeler, bütün yaşlılıklarını bu tür endişelerle geçiredursunlar, hayat çok hızlı akıp gitmekte. Bulutların havada devinimini izlediniz mi hiç? Bir keresinde kartal şekline girmişti bulutlar. Fotoğrafını da çektim. Çok güzeldi. Peki hiç bulutlardan fal baktınız mı? Mesela, kartal şeklini gördüğümde, düşmanlarıma karşı gözü pek olacağımı hissettim. Fal da bir nevi histir zaten. Bazen deve çıkar bu fallarda. Kısmet demektir. Halen Arap etkisi devam etmektedir kültürümüz üzerinde. Bol bol yağmur yağsın da, camdan bakan Arap kızlarını bir bir camdan atalım. Hayır aslında sevmediğim şey Araplık yahut Arap kızı değil… Bir başkası olmak, İngiliz olmaya uğraşırken de sakıncalı.
Neyse vazgeçtim, bulutlara bakarak fallanmaktan. Daha gerçekçi şeyler anlatacağım aslında. Beylik cümleler de kurabilirdim bu konu hakkında ama en basit haliyle anlatmak daha samimi olur diye düşünüyorum. Orhan Pamuk gibi mesela; adam kendi hayatını anlatıyor bariz bir şekilde ve çok da samimi oluyor bu konuda. Ben de çocukluğumda çok sevdiğim, mahallece “ağabey” dediğimiz birinden bahsetsem, çok samimi olurum galiba. Kendisi şu anda mahkum. Alkollü araba kullanırken 7 kişinin ölümüne yol açtığı gerekçesiyle. Yakın zaman sonra çıkacak oradan. Gençliği heba olmuş birisi olarak da, geleceğinin ne olacağını tahmin dahi edemiyorum (Bu yazı yazıldıktan sonra görüştüm kendisiyle ve güzel bir gelecek kurduğunu öğrendim. Bir endişem daha izâle oldu, mutluyum!). Hapishaneler, gerçekten de ıslah ediyorlar mıdır? Bazen kendimize küçük cezalar veririz ya hani, oda hapsi gibi, ev hapsi gibi. Gerçekten ıslah eder mi? Ruhunu boyunduruklar altına almış ve her yanına bir başka duvar örmüş modern bir insan olarak, bedeni hapsetmenin ne artısı ya da eksisi olabilir ki? Beden acı çektikçe, ruh yükselir diyorlar. Hep merak etmişimdir; isyan etmekten, boş vermekten, vazgeçmekten, nihilizm’den, anarşi’den, sistemin esiri olmamaktan bahseden filozoflar, edebiyatçılar veya müzisyenler kendilerini nasıl bir disiplinin esiri haline getirdiklerinin farkındalar mı? Her gün saatlerce bir odaya kapanıp okuyan, çalışan ve yazan bir adamın, isyan etmekten kastı ne olabilir ki? Neyse, bunu anlatmayacaktım, konu döndü dolaştı.
Tren istasyonlarını düşündünüz mü hiç? Paulo Coelho, seven iki insanı, o tren raylarına benzetiyor. Hep paralel gidecekler. aralarında, yer yer otlar, çakıl taşları ya da kaldırımdan arta kalan taşlarla yapılan küçük kaldırımlar olacak. İletişime geçmek, sadece bunlarla mümkün olsaydı (ot, çakıl taşı ya da kaldırımlar) nasıl bir iletişime sahip olurduk? Aslında tren istasyonlarının sorunu bu değil. Çok yalnız oluşları. Kocaman ve yalnız. Otobüs duraklarının apartmanlar arasında kayboluşunu izledikçe, iyi ki büyük büyük otobüs durakları yapmamışlar, yoksa onlar da yalnız kalacaktı diye düşünmüşümdür hep. Bu yalnız istasyonlarda, yalnız insanlar dolaşmaz sadece. Bazen 10-15 kişilik arkadaş grupları gelir, bütün neşeleriyle ağır hüznün dingin havasını bozarlar ve giderler. Oysa istasyon hep oradadır. Ona sonsuza dek eğlenebilecek bir gerekçe vermeksizin, beş on dakika eğlendirmek, işkence midir, yoksa büyük bir hayır mı?
“İntihar eden herkes kadar sebebi olan” bir adama rastladım. İntihar etmektense, herkese intihar edeceğini söyledi. Hatta bir gün bir intihar mektubu bırakıp evini terk etti. Mektubu bir arkadaşına postaladığı için de, “Cesedi nerede?” sorusunu kimse sormadı. Arkadaşı bile. İntihar etmedi ama ölmüş numarası yaptı. Bu sayede, kendisine yeni bir kimlik satın al-mış. Yani öyle diyor. Ben pek inanamadım. Halen sanrılar devam ediyor sanki. Eski sevgilileri, anne ve babasının aynı trafik kazasında ölümü, çok sevdiği ama bir türlü söyleyemediği lise aşkı, bizzat kendisinden kaynaklanan acılar, kederler, hüzünler… Hepsi gözlerinde bir yere yerleşmişler. Tıpkı istasyonların taş duvarları gibi. Orada artık şen bir kahkaha duyulamayacak, çünkü o trenler kaç ayrılığa vasıta oldular kim bilir. (Burada anlattığım intihar etmeyen adam, bir hikaye karakterim. Evet tanıştım onunla!)
Aman neyse, anlatmak istediğim arada bir yerlerde kaynadı. Haberiniz yok, ölüyorum işte! Durum o kadar içler acısı değil (şaka yani.. intihar etmeyen adam gibi…)
bugün 0, toplam 4 defa okundu...













süper!!
büyümek bu.
bir de ölüme neden olma deyince büyük zatlardan biri hep şöyle dua edermiş ” allah’ım kimsenin ölümüne sebep beni kılma” çünkü olacağı vardır vesile biz oluruz allah korusun.asıl konu ile biraz alakasız oldu ama paylaşayım dedim :)
Hayat bu işte;
Kanatlanıp gitmek dururken
Dört duvar içinde hapsolursun
Yaşamak için bir neden ararken
Ölmek için bulursun.
Bu sıralar dönüp dönüp dinlediğim Manga’nın ‘hayat bu işte’ şarkısından.
birinci paragrafa yorum gerek, ikinci paragraftaki soruya uzunca bir cevap gerek,üçüncü paragrafa bir dize, son paragrafa biraz ironi gerek, yok vazgeçtim, şimdi susmam gerek:)
i could just read and i thought about an analogy with the flying butterflies…i think i’m inside a deep reflexion now. That’s the aim : )
oku oku gözlerim yorulsada bu adam yazarken gözleri hiçmi ağrımıyo kardeşim :)