Hep merak ederdim, hadisler nasıl toplanıyor diye. Malum, Ramazan geldi ve etrafta Efendim Muhammed Mustafa’ya ait olduğu iddiasıyla çok sayıda söz dolaşıyor. Küçükken, on sekiz ciltlik bir hadis külliyatını bitirebileceğim zannıyla başlamıştım. İkinci ciltte filan bıraktım. Sonraları da okudum ama çocukken zihnime yerleşenlerin yeri hep başka oldu. Bir kitapta okuduğuma göre, hadis âlimleri çok hassas insanlarmış. Ele aldıkları sözlerin zâtî kıymetini de hesaba katarak, rivayet edenleri kılı kırk yararak araştırırlarmış. Öyle ki, o insanlar hayatlarında bir kez bile yalan söyleseler, onların rivayet ettikleri hadisleri çıkarmışlar külliyattan. Buna rağmen ortalarda çok sayıda “zayıf hadis” dolaşır. Hatta bir söylentiye göre, dönemin birinde Aristo’dan çok etkilenen bir hadisçi, ona ait bir sözü Peygamber’den geliyormuş gibi yazmış. Ama beni en çok etkileyen husus başka…
Yine hadislerin toplanmasıyla ilgili okuduğum kitapta, bu toplayıcı âlimlerden birisinin, “Babamdan hadis almayın.” dediğini gördüm. Okuduğum yerde durdum uzun süre. Aradığım “kahraman”ı bulmuştum sanırım. Benim için kahramandı o, çünkü uzunca bir süredir düşündüğüm, düşlediğim bir ideali yaptığı ufacık bir jestle karşılıyordu. Hakikat karşısında insanın alacağı rolden bahsediyorum. Onun her şeyden üstün oluşundan mesela… Eğer bir hakikat varsa ortada ve onun korunması meseleyse, insanın en değer verdiği ilişkilerinin bir anda arka plana atılması. Bir hakikatin dosdoğru bir şekilde ayakta kalabilmesi için her şeyi feda etmek. Babasını bile… Bazen eşini, çocuğunu… Bazen hürriyetini.
Ahmet Bin Hanbel’in vardır böyle bir hikayesi. Hanbelî mezhebinin kurucusu olan Ahmet Bin Hanbel, yaşadığı devirde hapse atılır. Bulunduğu coğrafyaya hükmeden kişi, Kuran’ın “mahluk” olduğu görüşünü dillendirir. O görüşü savunur. Ahmet Bin Hanbel ise, Kuran’ın Allah’tan geldiğini, O’nun bizatihî kelamı olduğunu söyler. Derin kelam bilgisine dayanarak, Kuran’ı mahluk olarak kabul etmenin, İslamî görüşte ciddi bir yarığa neden olacağını ifade eder. Çok ciddi bir tehlikeye karşı belki de tek başına ortaya çıkar. Neticede, karşı geldiği adamın hukukî gücü nedeniyle hapse düşer. İsteseydi, muhtemelen tevil yaparak da olsa, hükümdarın sözüne yaklaşabilirdi. Kuran, kitabî olarak mahluktur; sayfaları, mürekkebi, kabı… Hepsi de, evet, yaratılmıştır, diyebilirdi.
Bir kelime için hapse düşmek, bir anlayışı ortadan kaldırmak için savaşmak, bir söz için bütün herkese muhalefet edebilmek… Kahraman, dediğimde tam da bu nedenle, kelimenin üstüne basa basa diyordum. Bu iki örneğin de İslam’dan gelmesi Ramazan münasebetiyle değil. Aklımda hep dönüp dolaşan iki örnek oldukları içindir. Yalnızca, bu “hakikat uğruna yapılanlar” hususunu yazmak belki aklıma yeni geldi. Çünkü bunu hiçbir dostuma anlatabileceğimi sanmıyorum. Bir zamanlar, sevdiğim (hatta âşık olduğum) birine, “Seninle, hakikat arasında bir seçenek yapmak durumunda kalsam, muhtemelen seni seçmem.” demiştim. O da anlamamıştı. Anlatamazdım da muhtemelen. Çünkü benim “hakikat” dediğim şey, onun için sıradan, alelade bir şeydi. Bilmiyorum ki, kahramanım dediğim o hadis âlimi babasına anlatabilmiş midir?
Slavoj Zizek, Komünist bir liderle, Faşist bir lideri karşılaştırıyordu bir konuşmasında. Her iki lider tipinin de mitinglerde ateşli konuşmalar yapmayı sevdiğini söylüyordu. Ancak etkin bir farkla: Faşist lider alkışlandıkça böbürlenerek kalabalığa bakar, Komünist liderse kitleyle birlikte alkışlar. Çünkü ikincisi, kendisinin de tarihe hizmet ettiğini bilir. Bana göre her iki liderin de bariz farkları yok. Ancak ikincisinin davranışını takdir ederim. Evet, modern toplum bireylerin egolarını asumana kadar büyütüyor ama tarihe hizmet ettiğimiz ölçüde “varız”. Bir işe yarıyorsak, yaşamışız demektir. Kendi kendimizi besleyip büyütmenin, her şeyi sömürüp, tüketip, defolup gitmenin “insanca” bir yanı da yok kanımca.
bugün 1, toplam 33 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- lale vav
- vav lale
- lale ve vav
- iki vav
- vav tabloları













Ben siteyi okuyorum 1 aydır filan. Yeni üye oldum çünkü bu yazı ile ilgili bir sorum var. Acaba “hakikat” dediğiniz şeyi kafanızda çok net bir şekilde çizebiliyor musunuz, yada içinizde bir şüphe olmadan hissedebiliyor musunuz? İnsana neden hayatın verildiği ile ilgili olduğunu düşünüyorum çünkü cevabın ama ben tam olarak “hakikat” nedir bulamıyorum.
hakikatin çok “yüce” bir kavram gibi algılanmasıyla ilgili bir sorun olabilir bu. mesela şu da bir hakikattir: bir arkadaşınızı size sordular ve dediler ki, biz arkadaşınızı şu işte çalıştırmak istiyoruz, sizce yeterli mi? ne cevap verirdiniz? eğer çok samimiyseniz, ve onun “iyiliğini” istiyorsanız, onu işe önerirdiniz. ancak “hakikat” onun o işte yeterli olmadığıysa, onu tercih edebilir miydiniz?
benim bu yazıda anlamlandırmaya çalıştığım nokta, insanların gözlerini kapatarak karar vermeleriyle ve bir şeyin kendi gerçekliği yerine, o şeyle alakalı anlamlara bakarak düşünmeleri. eğer bir tanrıya inanacaksak mesela, sadece onun tanrısal özelliklerine odaklanmalıyız, o tanrıya kimlerin inandığına değil.