Dil hapishanesi demiş vatandaşın birisi. Dilin kuralları, söyleniş biçimi, üslup… gibi kavramlar bizi sınırlandırıyormuş ve tam manada özgürlük için yahut dosdoğru otantik düşünce için ondan da kurtulmak lazımmış. Bunu diyeni bir temiz dövmek lazım esasında. Fakat kendisi ün yapmış ve dokunulmazlık mertebesine erişmiş olduğundan, şimdilik bir şey yapmıyoruz. Fakat elimizle bir şey yapamadığımıza dilimizle yapacağız. O da olmazsa, küserim. Ki bu da insanlığımın en düşük mertebesidir. Bakalım bu yazıda mevzu bahis amcaya bir şey yapamazsam, nihayet küseceğim.
Efendim, dil dediğimiz hadise, doğuştan karşımıza konan bir hadisedir. Malum Müslümanlığı ağır basan bir toplumda yaşamaktayız ve yeni nesillerde azalsa dahi, şu anda düşünebilen (çocuk düşünemez efendim!) nesil genel itibariyle gözlerini açtıktan çok kısa bir süre sonra kendi ismini duyar kulağında. Genellikle sakallı bir zatın yüzümüze batan kılları arasından, ezanla birlikte bir isim duyarız. İşte o ismin zihnimize vurulan ilk kelepçe olduğundan habersisiz. Ama yine de bu amca gibiler çıkıp, dil hapishanesinden kurtulalım falan demiş.
Aslında ilk kelimelerle tanışmamız kendi ismimizden bile önceye gider. Doğar doğmaz kucağına alındığımız (bu fiili ben de sevmedim ama mevzu direk odur) insanlar tarafından saçma sapan kelimelere boğuluruz. “Aman da aman” kalıbı en sık kullanılandır ve eğer “aman” kelimesinin anlamları zihnimizde olsaydı o dönemde, bu insanlar neden benden “aman diliyorlar” da diyebilirdik. Saçma işte insanoğlu. Akabinde de kime benzediğimiz yahut kimi andırdığımız dillendirilir. “Aynı annesi!”, “Ağzı yüzü burnu aynı dayısı!”, “Hık demiş babasının burnundan düşmüş!” (bu iğrenç benzetme kalıbını neden yaparlar hala anlamam).
İlerleyen zamanlarda, eğitimli olmanın yegane şartı alfabe öğrenmektir. Yan yana yazılmış ve her dilde sayısı değişebilen alfabenin içine girdiğimiz anda neleri sattığımızdan habersizdir insanlar. Artık yazabildiğimiz kadar insanızdır. Okuma yazmayı ancak ilkokul 3. sınıfta öğrenen bir insanın karşılacağı toplumsal baskıyı düşünsenize. Matematikten bahsetmiyorum bile. Bu sembollerin hayatta bu kadar net yer etmesi de modernite hastalığı işte. Sembol hapishanesine dönüştü şimdi mesele, daha ne hapishaneler var, bir biri içinde yetmiş bin hapishane sayarım da ağzınız açık kalır.
Sonra bir insanı seversiniz mesela. İlkokuldadır genelde ilki. Açılmak gerekir gidip de. Yaptığınız salak saçma hareketlerden alenen anlaşılmaktadır fakat isim konmadıkça iki taraf da şartları zorlayacaktır. Oysa “A Short Film of Love” isimli muhteşem Kieslowski filminde çatıya çıkıp kulaklarına buz bastıran oğlanın aşkı tarifine şaşırıp kalmıştık. Fakat o da bir sembol sevgili okuyucu, kaçamazsın! İşte ilkokul aşkını bir şekilde dile dökmek gerek. Zaten bazı arkadaşlarınız bu konuda yardımcı da olurlar: “Yavuz, Ceyda’yı seviyoooo” şeklinde.
Akabinde sınavlar gelir. Bu sefer o şıklara mahkum olur insan. Alıştıra alıştıra olurdu bizim zamanımızda. İlkokulda mesela testler üç şıklıydı. Sonra ortaokulda dört şıkka çıktı. Ve meşhur ÖSS’de beş şık mevcuttu. Pek şık olmayan bu durumlar (bu espriyi çaldım evet) insanı daha da bağımlı kılmaya başlıyor sembollere, kelimelere, harflere. Bütün bu eğitim sürecini geride bıraktığınızda, her şeyi unutmanız gerektiğini idrak evresi geliyor ya. Mesela kimseyle konuşmadığınızı sandığınız uzun sabahlamalar. Oysa o kadar geveze ki içiniz, susamıyorsunuz. O kadar çok kelimeyle doldurduk ki içimizi, dökmeden rahatlayamıyoruz.
Sokak tabelaları, apartman isimleri, cadde ve sokak levhaları, reklam panoları, kitap sayfaları, afişler, otobüs durakları, kapı numaraları, saat kuleleri… ve bunlar yetmezmiş gibi bir de filmlerden akılda kalan sahnelerin gündelik hayatta tekrar etmesinden mütevellit bir deja-vu hastalığı. “Aslında biz bu hayatı bir yerden hatırlıyoruz” hissi. Bütün bir insanlık olarak daha önceden yaşanmış hayatların kötü birer kopyasıyız. Güneşin altında söylenmedik bir söz kalmadı. En büyük aşklar yaşandı, en kallavi sözler edildi, en ciddi savaşlar yapıldı.
Hayatlarımız geçmiş sahnelerin bir kolajı. Her bir parçamızın bir ismi var. Her bir sahnenin bir yaşanmışlığı var. Gel de çık bu hapishaneden sayın malum şahıs! Kullandığımız kelimeleri bile bizden çok çok çok önce icat edip koydular önümüze. Yeni kelimeler icat edelim. Yeni kurallar. Sonra onlar da eskiyiversin. Kaçış var mı bu hapishaneden? Yok. Zerdüşt Efendi buyurmuş ki “levhaları kırın”, tabularınızı devirin, grameri altüst edin… Fakat insanlar bu sefer de yeni bir levha yazmışlar, şöyle diyor: “Levhaları kırın!” Bu bizim hastalığımız, durduramıyoruz.
Tabular kırılırken, tabuların kırılmasının kendisi bir tabu oluyor. Bir türlü denge kurulamıyor ve hapishaneden çıkmak için yıktığımız duvarlardan arta kalanlarla yeni bir hapishane kuruyoruz; fakat daha geniş. İşte burda: İroni.
bugün 0, toplam 4 defa okundu...













dünyaya dair ne varsa hem hapishane, hem tımarhane.