Sabahın bu kör saatinde, yine uyumadığım bir gecenin sonundayım sevgili okur. Yazı yazmak, biriyle yahut birileriyle dertleşmek gibidir. Bunu dikkate alıver sevgili okur. Hep okuma bu yüzden, sen de yaz! Fakat bunu birden çok kişi okuyacak da, neden ben bir tek “sana” sesleniyorum merak et mesela. Yani merak ettiğin için okuyorsun ya; bazen de merak etmek için yaz! Sabah sabah bu kadar didaktik yazı eğitimi yeter. Ne diyordum? Evet, sabahın bu kör saatinde, yine uyumadan geçen bir geceyi gönderdim daha demin. Güneş doğdu, fakat odada kesif bir havasızlık hakim. Pencereyi neden açmıyorsun, diye soracak olursan, odada uyuyanlar var, derim. Sonra açıkta kalan yerlerinden soğuk alıp da, acayip rüyalar görmesinler. Hani eski mektup kalıplarında var ya bu; “benim nasıl olduğumu soracak olursan…” diye başlayan bir cümle. Bunu nereden öğrendik biz sevgili okur? Yıllarca yaşadığımız bu hayat denen şeyde, bize bir şeyler öğretildi sürekli de, yahut biz bir şeyleri sürekli öğrendik de, nasıl oldu bu?
Bir görüşe göre, her doğan insan “tabula rasa”dır. Yani “boş levha”. Latince bir hadise bu “tabula rasa” kısmı. “Boş levha”, yani üzerinde her şey iz bırakabilir. Oysa bazı diğer insanlar, doğan çocuğun bir şeylerle beraber geldiğini söyler. Hatta Sokrates denen Yunan feylesofu, bir insana bir şeyler öğretmenin ancak onun içinde olanı dışarı çıkartmakla mümkün olabileceğini, yani bir nevi çocuk doğurtma eylemi olduğunu söylemiş. Öğretmen, demiş, ebe gibidir. Mesela doğum günümden 3 gün önce ben henüz 7 yaşıma basmamışken 9. cumhurbaşkanı olarak seçilen Süleyman Demirel ile ilgili bir laf etmişliğim var. Babamın okul arkadaşlarıyla birlikte toplandıkları bir akşam oturmasında, açık olan televizyonda törenler izlenirken, birisi diyor ki: “Keşke bu da ölse erkenden de, 7 sene çekmesek kahrını.” Evet babamın arkadaşları pek sevmezdi kendisini. Ben de lafa dalıyorum o yaşta: “Kötülere bir şey olmaz, kalır 7 sene.” Şimdi sevgili okur, ben nereden biliyorum Süleyman Demirel’in “politik açıdan kötü” (bu cümle önemli, yoksa hakarete girebilir) olduğunu?

Sokrates denen amcaya soralım şimdi. Ben doğduğum zaman, yani dünyaya gelmeden hemen önce bulunduğum bir mekanda birisi kulağıma fısıldamış olabilir mi, Demirel’in öyle bir insan olduğunu? Yoksa tamamen çocuklukta edinilen saçma bilgiler arasında mı aklıma gelip yerleşmiş. Ben neden o yaşta Demirel’den hoşlanmayayım ki? Hadi, Turgut Özal öldüğü gün, anaokulu programımız iptal edilmişti ve mevzuyu az çok takip etmiştim. Fakat babamların oturmasında neden lafa gireyim böyle kendimden emin? Lafı nereye bağlayacağımı merak etmektesin. Haklısın. Bir yere bağlanacak gibi değil zaten. Onu diyorum ben de tam olarak…
Öğrenmek denilen şeyin ucu bucağı yok bir bakıma. 1994 dünya kupası mesela. Bir ajanda içine takım kadrolarını yazardım. Henüz 7 yaşındayım düşünün. Demirel’in cumhurbaşkanlığı bile taze. ABD’de oynanan o dünya kupası, geceleri yayınlanırdı ve ben oturur babamla izlerdim. Annem kızardı, babamsa çerez stoğunu benimle paylaşır ve eğlenerek maçları izlerdik. Brezilya-İtalya finalini ailecek izlemiş, videocudan aldığımız kasetlere kaydetmiştik. Maç tahminimizden uzun sürdüğü için, boş kasetler bitmişti de, evdeki Rambo serisine kıyıp, Rambo’nun en beğenmediğimiz bölümünün üzerine çekmiştik maçın kalanını. Sonrasında, heyecansız bir maç olduğuna hükmettiğimiz için, bir daha asla izlemedik o final maçını da. Roberto Baggio’nun o maçta kaçırdığı penaltı yüzünden, İtalya’daki kalan futbol yaşamını sönük geçirdiğini hatırlıyorum.
İyi de niye hatırlıyorum? Mahalle arkadaşlarımdan birisi aşık olduğunda, sevdiği kızın ismini falçata ile koluna kazımıştı. İsmi, Funda’ydı. Anaokulu öğretmenim, genç ve güzel bir kadındı, Ford Taunus marka arabası vardı. İlk aşık olduğum kızın (ilkokul yılları) önlüğün üzerine giydiği kahverengi bir hırkası vardı (tamam bunu hatırlamam normal ama şimdi ayrıntıya gelin) ve çantasının üzerinde “prosperity” yazardı. İlk aldığım “meşin” futbol tobunun markası “Mikasa”ydı (bu da çok yaygın bir meseledir, Mikasa önemli bir markaydı o zamanlar). Bu topu ne zaman şişirsem, o kadar sert olurdu ki, kimse vuramazdı kolay kolay. Cemal Abi vardı mahallede ve topun havasını indirince topun normalleşeceğini düşünürdü. İşte bu Cemal Abi aynı zamanda mahalledeki pastanede çalışırdı, boş vakitlerinde bizle top oynardı. Daha da ilginci, Alman Kalesi dediğimiz oyunu oynarken, “abi puanın kaç?” dediğimizde “iyiyim oğlum” derken, “abi nasılsın?” dediğimizde “18 galiba” dermesiydi.

Şimdi geldik o acayip soruya: “Sabahın bu saatinde aklıma rastgele gelen bu ‘öğrenilmiş’ şeyler hayatım açısından ne gibi bir öneme sahip olabilir?” Evet, sevgili okur sabahın bu saatinde, uykusuz bir gecenin meyvesi de ancak böyle acayip bir iç döküntüsü olur. Hatırlamak güzel şeydir! Acı da olsa hatıralar, unutmamak. Ben yıllar sonra ilkokulda sevdiğim kızın saçlarını nasıl topladığında daha çok sevdiğimi bile hatırlıyorum mesela. Bir de, mahalle arasında izmarit toplayarak nasıl sigaraya başladığımızı henüz 10 yaşındayken. Unutmamak iyidir evet. Başka hiçbir şeye benzemez…
bugün 0, toplam 5 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- 1994dünya kupası
- hatırlamak güzeldir













sağlam bir yazı sağlam bir kafayla yazılır. sen ne kadar uykulu olsan da bir çok yazardan daha sürükleyici yazılar yazacağından eminim. :)))
çocukken hafızada kalanlar o kadar değerli ki, bazen anneme zorla anlattırıyorum bir şeyi, hatırlamayı umut ederek :)
bazen de unutmayı arzuluyor insan…