— yazı spoiler içermektedir—
Mesnevi’de geçen “anne karnındaki ikizler” hikâyesini bilirsiniz: Henüz doğmamış ikizlerden biri ‘doğum sonrası bir hayat’ın varlığını sorgulamaya başlar. “Belki” der, “belki buradan daha aydınlık bir yer vardır, belki uçacağız, belki ağzımızla şahane yemekler tadacağız” ve fakat bir türlü ikna edemez kardeşini bulunduğu yer dışında bir ‘dünya‘ olduğuna.
Sınırları bazen bizzat kendimiz var ederiz. Hadiseleri zihnimizdeki kalıplar ve yalnız belli değişkenlerle kavramaya çalıştığımızdan, küçük detaylara takılıp kalır, resmin tamamını göremeyiz.
Küçük Prens’in arkadaşının, buluşmayı ertelemesi gibi -”saat 4’te buluşacaksak, 3’te mutlu olmaya başlarım” diyordu-, aylardır beklediğim İnception/Başlangıç’ı, gösterime girdikten haftalar sonra izliyorum, hem şehir plancısı bir arkadaşımla, ne keyif!
Daha ilk sekanslardan itibaren insanı içine çeken bir hikâye ve kurgu: birisinin rüyasına girmek. Ve tabii görsellik. Paris eğilip bükülüp bir küp haline dönüştürülüyorken, yahut ilk rüya deneyiminde Ariadne yürüdüğü yolun bir kaç adım sonrasını ‘kuruyorken‘ gönlünce, mest oluyorsunuz ekran karşısında, mantıkmış tutarlılıkmış filan hikaye.(filmden çıktıktan sonra ancak, o görsellikten sıyrılınca, “madem rüya, çok daha cin fikirler olabilirdi” diyor insan, “biraz daha kafa yorulabilirmiş rüyadaki detaylara”)
Kahramanlarımız Fransızların “Minik Serçe”si Edith Piaf’ın şarkılarıyla uyuyorken mışıl mışıl, – alt seviyede başka âlemlerdeki farklı hayatlarından habersiz- bir Hadis-i Şerif zihnimde dolaşıp duruyor: “İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar”.
Değil mi ki rüyada her şey gerçek gibidir. Ve fakat uyandığınızda hepsini geride bırakmış olursunuz, içinde bulunduğunuz sıkıntıları, düşmanlarınızı. Ve tabii oradaki mevkiinizi, sahip olduğunuz ayrıcalıkları da – oysa rüyada her şey kendi içinde onca tutarlı iken-.
İnsanın hayattaki en büyük yanılgısı, yaşadığımız bu alemi gerçek hayatı olarak algılamasıdır, ebedi hayatını burada yaptıklarıyla kurduğundan bihaber.
Bunu, içinde bulunduğumuz dünya ‘değişken’leriyle anlamamız hiç kolay değil ve fakat uyarıyor Birisi bizi: “Dedi ki: Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?”, “Dediler: ‘Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor.” (Müminun Suresi, 112-113)
Bizlere bütün bunları ve çok daha fazlasını düşündüren filmin, hemen her filminde bize “Gerçek olan nedir?”i sorgulatan yönetmeni de İslami referanslara başvurmuş, tasavvufta rüya metaforunu araştırmış mıdır acaba diye düşünürken, filmde daha derin bir uyku için gerekli olan uyuşturucuyu hazırlayan kimyagerin adı geliyor aklımıza: Yusuf. Nolan gibi en ince ayrıntıları bile düşünen bir yönetmenden bahsediyorsak tabii ki tesadüf olamaz bu ismi seçmesi de.
Belki bu doğrultuda yeniden ‘okumak‘ lazım hayatı, “büyük taşlar, küçük taşlar” sıralamamızı yeniden bir düşünmek.
* * *
Morpheus: “-Hiç gerçek olduğundan emin olduğun bir rüya gördün mü Neo?”
bugün 0, toplam 8 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- şehir plancısı karikatür
- edgar allan poe yazıları













Peki neden Yusuf karakteri kimyager olan. Rüyadan uyanılmamasını sağlayan karakter bir fikrin var mı? Herhangi biri olabilir miydi, bilinçli olarak bu karakter mi seçildi?
rüyaların gerçek hayata dahli hususunda, Freud’dan çok önce İslam dünyasının pek çok çalışması var haliyle… Vahyin 46 parçasından bir parçası denir mesela.
rüyalar ve bilinçaltı hususunda, Charlie Kaufmann’ın senaryoları ve Michel Gondry’nin çekimleri çok daha “çalışılmış”tır. tavsiye ederim naçizane…
bence bu filmdeki en güzel taraf, fanteziyle rüya arasında eşleniklik kurmasıydı. film baştan sona, Cobb’un fantezisi; rüyaların da aslında bu fanteziden çok farklı olmadığı işleniyor. Yani, hayatı kabullenemedikçe aslında rüyada yaşamaktan farkımız yok. “yüce kabulleniş” (Kant’ın ‘yüce’ kavramını google’layın isterseniz) sonunda insan hakikaten uyanacak gibi…
o değil de, bence filmdeki en güzel sahne, Yusuf’un dükkanına uyumaya gelen adamlardı. “Uyanmak için geliyorlar” diyen amca da efsaneydi haliyle…
Rüyalara çok meraklıyım ben de. Eskiden rüyalarımı hiç hatırlayamazdım ama Inception’dan sonra (ki 3 kere izledim sinemada) bu konuya daha çok yoğunlaştım. Artık gördüğüm rüyaları çok net hatırlayabiliyorum galiba. İlk kez Edgar Allan Poe’nun kitabında yazan ” Bu kitabı düşlerin tek gerçeklik olduğuna inananlara adıyorum” yazısı düşleri sevdiğimi göstermişti bana.
ben daha çok bilinç ve bilinçaltı ekseninde bakmıştım filme. rüyada bilinçli olma durumu yani. rüya gördüğünün farkında olma durumu ilginçtir, çünkü bunu bilince her şeyin kendini var edebilmesi durumu da ortaya çıkıyor, her türlü duyguyu aynen yaşıyorsunuz yine de ama uyanacağınızı biliyorsunuz, korkmuyorsunuz oysa rüya gördüğünüzü bilmiyorsanız, rüyayı gerçekmiş gibi yaşıyorsunuz, öyle ki rüyadan sıçrayıp kalkıyorsunuz, kalktıktan sonra ‘rüyaymış’ diye içinizi rahatlatıyorsunuz, günlerce etkisinde kalıyorsunuz. Gerçek hayat da böyle biraz, dediğiniz gibi. Rüyada olup da bunu fark edemeyenlerin akıntıya kapılıp gitmesi, bir de rüyada olduğunu fark edip uyanmadan önce yeterli azığı arayıp bulabilenler, hatta inşa edenler…