Havalar artık ısındı ve böyle güzel havalarda geceleri balkondan izlediğim dünyayı seninle paylaşma vaktim geldi sevgili okur. Balkonla ilgili, balkonda geçen, balkona dair ne varsa, anlatabildiğim kadarıyla… Balkona diktiğim kuruyup kalmış o küçük çiçekleri sulama vaktinin geldiğini hissediyorum belki de. Kış gelince içeri alınır ya çiçeklerin bir kısmı, bir kısmı kurur, çıplak kalır ya saksı, işte şimdi bu saksılarda yeniden küçücük filizler çıkmaya başladı baharla birlikte.
Sizin de çiçeklerle kızıymış gibi konuşan bir anneniz varsa ve bazen onlara söylediği sevgi sözcüklerini kıskanıp benim gibi annenizin yanaklarına onlarca öpücük konduruyorsanız, o da size sarılıp, kokluyorsa ve sıcacık oluyorsa içiniz, buzlarınız erimeye başlıyorsa yine bir bahar geldi demektir evlere. En azından, benim bildiğim bahar senelerdir böyle geliyor evimize.
Ve başlatalım artık balkon sefasını diyorum kız kardeşime, kahveleri tabiki ben yaparım.
Eski evleri bilirsiniz, önünde kocaman avlusu ve çepeçevre saran duvarları içinde çardağı olan evleri. Balkonu yoktur o evlerin, şehirleşmeyle metropolde yaşayan bizlerin hayatından, artık avlu, çardak gibi kavramlar çıkmaya başlayınca, onların yerine gözünü sevdiğim mimarlar hiç yoktan balkonu icad ediyorlar. Ancak, bir mahremiyet vardı sanki o eski evlerde, sokağa kapalıydı, evde olan biten ne varsa kimsenin haberi olmazdı, herkes o kapıdan çıkarken konuşulan, yaşanan ne varsa içeride bırakır öyle adımını atardı sokağa, yüzünde daimi bir gülümseme ile. Biz de derdik, bu yaşlı amcalar, bu teyzelerdeki mutluluk nasıl bir şey ki, böyle her baktığımızda gözlerinin içi gülüyor adeta? Neden bunlardan şehirlerde de olmaz ki, her sokakta bir tane olsa kimse somurtamazdı herhalde. Şükür kavramına en yakın onlardı çünkü, ufacık şeyler inanılmaz mutlu ediyordu onları…
Babaanneme bakınca mesela, yanağına kondurduğum küçücük öpücükle, kemiklerimi ezercesine sımsıkı sarılıyor bana her defasında ve ben hep o anda “Bir daha göremeyecekmiş gibi sarılma bana, babaanne.” diyorum, “Son kez sarılıyormuşsun gibi yapma bunu, dedemin ölmesine bir kaç gün kala bana hiç sarılmadığı kadar sıkı sarılıp göğsüne yatırdığı günü hatırlıyorum çünkü, canım acıyor sonra…” diyorum ama anlamıyor, “İçime koyasım geliyor yavrum seni” diyor, “İlk göz ağrımızsın sen bizim, İstanbul’a, bu şehre geldikten sonra birbirimizin yüzüne bakmaktan sıkılmıştık, ama bir sene sonra sen doğdun ve evimize bir şenlik geldi.” diyerek inatla inandırmaya çalışıyor beni. Bahar gelince de böyle oluyor, eve bir şenlik, bir muziplik gelip oturuyor sanki, sabah güneşle uyanmak için gece uyku tutmayan gözlerinizi sabaha yakın, uykuya zorladığınızı fark ediyorsunuz sonra. Kalktığınızda perdeleri sonuna kadar sıyırıp, güneşin sıcaklığıyla her sabah birlikte sarmaşdolaş uyandığınız hayaletinize günaydın deyip günün ilk açılış sohbetini yapmaya başlıyorsunuz mahmur gözleriniz ve gıcıklanan sesinizle birlikte,
balkonda.
***
Balkon bir nevi dışarıdır, sokaktır, evden ayrı, evin en ücra köşesi. Canınız sıkıldığında, bunaldığınızda, “balkona çık, bi hava al” derler ya hep, öyledir, evden ayrı bir hava sahasıdır balkon, sanki oraya çıktığınızda balkondan aşağı istemediğiniz ne varsa atabileceksinizdir… kendinizi bile! Belki de balkonlar en çok da buna yaradı diyor şair, intiharlara, sebepsiz ölümlere…
“Çocuk düşerse ölür çünkü balkon Ölümün cesur körfezidir evlerde, Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların Anneler anneler elleri balkonların demirindeİçimde ve evlerde balkon Bir tabut kadar yer tutar Çamaşırlarınızı asarsınız hazır kefen Şezlongunuza uzanır ölü”
Küçük çocuklara baktığınızda görürsünüz, hep merak ederler, aşağıda ne var diye. Ayaklarını yerden kesip düşme pahasına eğilip bakarlar balkon demirlerinden. Buna izin verilmemişse de illa ki hissetmek isterler balkondan aşağıyı. Ellerine terlik, telefon, çanta ne geçerse atmaya başlarlar, kimin kafasına geldiği, nereye düştüğü önemli değildir, düşüşü göremeseler de en azından düşen nesnenin sesine kulak kabartıp, yittiğini anlayınca “düştü, gitti, attı” derler o çocuk şiveleriyle, bir “şey” yapmış olmanın sevinciyle. Ama bile isteye intihar eden biri bile o balkondan aşağıya göz ucuyla dahi bakmaktan inanılmaz korkar, geri çeker kendisini hemen, çünkü o mesafe hayat ve ölüm arasındaki mesafesidir uyumsuzun, bize upuzun gelen mesafenin o kadar kısaldığını görmek ürkütür her zaman, dayanamaz, çocuklar gibi “uçarım ki zaten ben” diye son kez gülümseyerek bakamaz, inandıramaz kendini. Belki de bu sebeple, Sezai Karakoç şöyle devam ediyor şiirine,
“Gelecek zamanlarda Ölüleri balkonlara gömecekler İnsan rahat etmeyecek Öldükten sonra daBana sormayın böyle nereye Koşa koşa gidiyorum Alnından öpmeye gidiyorum Evleri balkonsuz yapan mimarların”
***
İnsanlara, sokağa hem son derece yakın, hem de son derece uzak bir konumu varken, balkon bazen tam bir inziva köşesi olabiliyor. Bazen de size eşlik edene bağlı olarak, sır sohbet bir ortama dönüşebiliyor yahut ailecek espirili hoş muabbetlerin döndüğü bir piknik alanına. Tuhaf tanıklıklar yaşayabiliyorsunuz, insanların ve hayvanların ve otomobillerin çıkardığı ses senkronizasyonunu o karmakarışıklık içinde fark edebiliyorsunuz.
Bir gece yine balkonda otururken, gözlerimi sokağa çevirdiğimde gördüğüm manzara ilginçti. Sokağın bir başında gençten bir adam köpeğini gezdirmeye-belli ki çişe- çıkarmış bir kaç arkadaşıyla yolda durmuş sohbet ediyordu, sokağın diğer başında küçük bir çocuk çöpe atılmış bir ütüyü fişinden tutmuş sürüklüyordu peşi sıra. Hemen çimdikledim, yanımda müziğe dalıp gitmiş kardeşimi, “baksana ne tuhaf değil mi? ikisi de aynı mahallede, biri bir ucunda biri diğer ucunda. Bu sahneyi bir daha zor bulursun iyi bak!” ve kız kardeşimden kahkahalar yükseldi, ütüyü peşinden sürükleyen çocuğu görünce. Oysa boynunda tasmasıyla peşinden kanlı canlı köpeğini gezdiren adam bana daha tuhaf gelmeye başlamıştı o ikiliği aynı anda görünce.
Hayvanların evcilleştirilmesine karşıydım zaten, hayvanın doğasına aykırıdır ev ortamı, bu bir bekçi köpeği bile olsa. Çiftleşme dönemi gelmiş bir van kedisinin evdeki mobilyalara yaptıklarına şahit olunca, koltuk döşemesindeki derin pati izlerine rastlayınca bir hayvanı doğal ortamından koparıp almanın pek de akla karar bir deneyim olmadığını düşünmeye başlamıştım. Bir de sabah kalktığınızda fanusun içinde ters dönmüş japon balıklarınızla karşılaşmışsanız, sudan çıkıp evi dolaşan ama ancak haftalar sonra bir dolabın arkasında bulduğunuz açlıktan ölmüş bir kaplumbağanız olmuşsa, küçük kardeşinizin gördüğü manzara karşısında ağız ucuyla, “Nemo öldü” dediğinde gözünde biriken yaşı görmüşseniz, artık hayvanlar konusunda bir hayli hassaslaşabiliyorsunuz. Belki de çocuğun yaptığı gibi, bir ütüyü peşinden sürüklemek daha akıllıcaydı ve gözümüze sokarcasına geçiyordu sokaktan. Zaten çocuklar her zaman büyüklerden daha mantıklıdır, oyun oynarken bile.
Kurosawa’nın “Yaşamak bir mucizedir” filmindeki o asil, siyah beyaz kediyi hatırlayın, kuşun yere inmesini sabırla bekleyen kediyi, köpeğe karşı yumruklarını sıkıp hırlayan kediyi… Kimsenin yerinden kımıldatamadığı karasevdalı eşeği de hatırlayın, trene dur emrini veren aşığın ölmemesi için kendini trenle aşığın arasına koyan eşeği, gözlerine bakıp “iyi de ağlıyor bu” dedikleri eşeği… Belki de bu filmdeki kadar doğal bir ortam sağlayabilmelisiniz, eğer evimde bir canlı olsun diyorsanız. Evet, aklımızdan ve sokaklardan hiç durmaksızın akıp gidenlerden sadece bir tanesiydi bu kare, öyle çok “şey” var ki aslına bakınca, zaman mesela-bir başka yazıya diyelim-. Balkondan izleyince günün ağarışını biraz fark ediyorsunuz, bugün günlerden…bugün aylardan…bugün benden, bugün bizden eksilen kaçını gün?
Kahveler bitti. Ben yine ters çeviremedim, önümde duran fincanı.
bugün 0, toplam 21 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- çiçekli balkon
- balkonda çiçekler
- çiçekleri balkonda
- küçük balkonlar
- babaannemin çiçekleri balkonda













üniversitede iken bir arkadaşla, bir öğrenci evinin yıllarca ıvır zıvırla birikmiş balkonunu temizleyip kullanıma açmıştık. gelsin kahveler, gitsin çaylar. az mı muhabbet dönmüştü orda. bana o günleri hatırlattı yazınız. elleriniz dert görmesin! çok güzel olmuş.