İnci gibi kelimelerim yoktu. Beyaz, minik, parlak değillerdi.
Belki bir korkuydu bu;
“Sevmek kimi zaman rezilce korkudur
İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur”*
Yorulmuştum belki. Ayaklarım şişmişti. Şöyle derdi bana;
“Nasıl etsem de yıkasam ayacıklarını,
Ne gül suyum ne gümüş leğenim var.”**
Yok demezdi. Bana sarılıp demişti ki;
“Birbirimizi kucaklarken neye yarar
Kucaklamıyorsak eski yeni sevgilileri”***
Ama ben anlamamıştım. Bakmıştım gözlerine. Yumdum sonra.
“Gözlerin gözlerime değince,
Felaketim olurdu ağlardım.”*
Hıçkırarak ağlardım bazen. Damlalarımı paylaşacağım bir deniz arardım. Ama;
“Deniz yok
Yıldızlar uzaklaşıyor
Ben yine yalnız kalıyorum
İstanbul minareler kaybolmuş
Sen yoksun”*
Yoksa sen hiç olmadın mı? Bu bir rüya mıydı? Öylece bekliyordum oysaki.
“Her şey seni bekliyor her şey gelmeni
İçeri girmeni
Senin elinin değmesini
Gözünün dokunmasını
Ve her şey tekrarlıyor
Seni nice sevdiğimi”***
Tekrarlıyorum çünkü unutuyorum bazen sevdiğimi. Unutuyorum kokunu. Aşk’ın kokusu sence de bu mu?
“Bir ahırın içinde gezdirilmiş gül kokusu
Ağır uykusu aldatılmış olanın
Ve aldatanın delik deşik uykusu
Taşıttan indin, sonra da karşıya geçtin”***
Ne güzeldir şimdi sahil. Deniz laciverttir. Sen bekliyorsundur, saat yaklaşıyor.
“Sen İstinye’de bekle ben buradayım.
İçimde köpek gibi havlayan yalnızlığım,
Çünkü ben buradayım karanlıktayım.
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git.
Çünkü elimi kestim beni kan tutuyor.
Şarabım bütün ekşi suyum soğuk,
Yanımda olmadın mı seni daha birçok seviyorum.
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git”*
Gittin belki.
Ben gelmedim.
Kaldım.
Üşüdüm.
“Varanlar ile duranlar arasında ben kaldım,
Çırılçıplak.”****
*Atilla İlhan
**Nazım Hikmet
***Cemal Süreya
****Özdemir Asaf
bugün 0, toplam 7 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- Ozdemir asaf uykusu aldatanin













nazan bekiroğlu’nun harika bir analojisi vardır. bilmem ki eski bir dervişin fikrinden mi esinlenmiş; lakin şunu der, bir nisan yağmuru eğer yılanın diline değerse, zehir olur; bir istiridyenin karnına girerse, inciye dönüşür.
şairin kelimeleri de nisan yağmuru gibi… sancıyla içinde taşıyanlara inci gibi geliyor; yılan gibi sinsice davrananlarda zehir oluyor.
ustaların, sevdalarını doğaya dönük yaklaşımlarla ifade etmelerini neye bağlamak gerek acaba?
örnek, bir yeni dönem ustasından;
“anlarım bitkiden filan
ama anlatamam
toprağın güneşle konuşmasını
sana çok benzeyen bir çiçek yoluyla”
“anlarım çay bardağından filan
ama anlatamam
çay filizinin buharla konuşmasını
sana çok benzeyen bir yudum çay yoluyla” desem mesela? :)