Sözüm, bu şehirde doğup büyüyenlere değil…
Burada doğup büyümemesine karşın, burada doğup büyüyenlerden daha yerli olanlara da, değil… Onlar bu şehrin boğazının, slüetinin, erguvanının, yedi tepesinin, kulelerinin, şarkılarının sahipleri… Bizler çok sonradan geldik, her şey sahipli ve yerli yerindeydi geldiğimizde. Sosyolojik anlamda olmasa bile aidiyet anlamında bu şehrin varoşlarındaydık…
* **
Dışarıdan gelip yerleşenlerin, sonradan gelenlere rehberlik ederken sıkça kullandıkları bir cümle vardır: “Bu şehir, önce nefret ettirir kendinden. Sonra da bağımlılık yaratır.” Evet bir çok insan “Uzun kalmayacağım.” deyip başlamıştır bu şehirdeki macerasına ve sonra çocuk, torun vs derken döneceği yere ya omuzlarda döner ya da arkadan gelen nesiller onu “Yakınımızda olsun.” diyerekten bu şehrin toprağına katarlar.
* **
Sanırım doksanlı yılların sonlarına doğruydu. Kayseri’de bir iş adamları derneğinin, ülke çapında ihracatta “İlk 500 Firma” arasına giren, ildeki şirketler için düzenlediği ödül törenini sunmak vesilesiyle bu programa katılmıştım. Programın onur konukları da okkalıydı: Dönemin ekonomide sağlam referansı olan Dünya Gazetesi’nin genel yayın yönetmeni (rahmetli) Nezih Demirkent, aynı gazeteden yazar Osman Arolat ve dönemin İMKB başkanı Osman Birsen. Konuşmasında Osman Arolat’ın anlattığı bir anekdot hafızamda kalacak kadar beni etkilemiş: İngiliz bir profesör dostu varmış Arolat’ın. Sir imiş kendisi. Amcamız, “İşim olsun olmasın her yıl İstanbul’a gelir, The Marmara’nın denize değil Taksim Meydanı’na nazır bir süitine yerleşir ve bir hafta kalırım. Her sabah altıda kalkar, kahvemi alır, balkondan meydanı seyrederim. Simitçisinden gazozcusuna, ayakkabı boyacısından dolmuş şoförüne günün ilk saatlerinin koşturmacasını, o devinimi izler kinetik enerji depolarım. Londra’nın en ünlü ve kalabalık meydanlarından Trafalgar’da bile, bırakın sabahın o saatlerindeki karınca hareketliliğini, ancak saat on gibi komşusuna yoğurt götüren yaşlı kadınların tek tük hareketine şahit olursunuz. Çok hareketli ve de enerjik bir toplumsunuz.” demiş.
Evet, ülke olarak genç nüfusumuzla övünür dururuz. Dolayısıyla yaşlı ülkelere göre de devingen sayılabiliriz. Ama bu durum ülkenin her köşesine aynı homojenlikte yayılmış değil elbette. İstanbul’un eline bu konuda başka bir yerin su dökmesinin söz konusu dahi olmadığı genel kabul olsa gerektir. İstanbul’daki bu akışkanlık, yaşayanlarına da sirayet ediyor haliyle. Bayramlarda seyranlarda üç beş günlüğüne memleketinize gidiyorsunuz örneğin. Haliyle bir özlem var, heyecan var. Ama oraya ulaşıp sevdiğiniz insanları sevdiğiniz yerleri gördükten sonra (en iyi olasılıkla iki gün) sıkılmaya başlamıyor musunuz? Eskiden ulaşmak için bayıldığınız, ayrılığın ilk yıllarında gurbet acısının yumruk yumruk boğazınıza düğümlendiği o memleketinize, ya da size ne olmuştur da bu sıkılma sorunu baş göstermiştir şimdi? Sizlerin başkaca cevapları da vardır elbette (ve öğrenmek de isterim) ama buna benim bulabildiğim en mantıklı cevap şu: İstanbul gibi bir şehrin olağanüstü devinimine alışmış metabolizmanın, taşranın dinginliğine adapte olamaması. Ormana düşmüş bir yağmur damlasının yarıklardan, kuytulardan sızıp akıntıya karışma isteği.
İstanbul’daki bu akışkanlık (Trafiğinden insan hareketlerine, para hareketlerinden kültürel yoğunluğuna, akışkanlığın her türlüsü; çok zaman şikayet konusu da olur.) bazen ruha tedavi de olabilmektedir. Buraya taşındığım ilk yıllar (Yenibosna’ da oturuyordum.) ruhum daraldığında Kuleli köprüsüne inip sağlı sollu trafiği onlarca dakika izlediğimi hatırlıyorum. Trafiğin o akışı, o kaos gibi görünen düzen, ruhumdaki sıkıntıları da akıntıya katıp uzaklaştırıyordu sanki. (O civarda oturanlara ya da çalışanlara öneririm, Kuleli köprü terapisini.) Çok sonra İstanbul trafiğinde araçların değil yolların hareket ettiğini düşünmeye başlayacaktım. Yollarda araçlar sıra sıra dizilip park etmiş, yolun kendisi akıyor. Tıpkı havaalanlarındaki bagajları taşıyan bantlar gibi. Bu durumu başka büyük şehirlerimizde görmek mümkün değildir.
Şair, kim bilir, belki de bu çekilmezliklerin bile, aslında bazen şifa olabileceğini düşünerek yazdı;
“Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar” dizesini.
* **
Sevgili persephone’un, bu yazının selefi olan şık yazısında değindiği İstiklal Caddesi ile ilgili ben de bir iki kelam edersem iyi olacak.
Anıttan aşağıya yönelip boydan boya caddeyi her gördüğümde kafamda ne hikmetse aynı soru kendini tekrarlar: Bu insanlar nereye gidiyor? Dünyanın en kalabalık noktalarından biri olan bu caddede insanlar ne buluyor da soluğu burada alıyorlar, bıkmadan usanmadan? Meydandan kopup kalabalığa karıştığım her defasında da İngiliz profesörün söyledikleri kulaklarımda çınlıyor. Bu devinim, bu kar taneleri gibi birbirine değmeden tünele doğru yağan kalabalık, ruhlara şifa oluyor.
Bir de arabanızı TRT İstanbul Televizyonu’nun bitişiğindeki parka koymuşsanız, orta yerinden girmek durumunda kalırsınız caddeye. Bu, kitaba ortasından başlamak gibidir biraz, ama zevklidir de. Alışmanız gerekmez, direk katılırsınız herc ü merce. Hiç dikkatinizi çekmiş midir bilmem ama Odakule’den caddeye çıkan dar geçitte bu coğrafyanın en sert rüzgarı eser, yaz kış.
Benim İstiklal’deki favori mekanım Beyoğlu Hamam. (Bu cümleyi İstiklal’de yürürken bir büyüğüme söylemiştim bir keresinde. Hınzır gülümsemiş ve hemen karşıdaki Küçük Ağa Camii’ni işaret ederek ‘Benim favori mekanım da orası’ demişti.) Şansınız varsa oranın güzel kahvelerini yudumlamak, caddeye nazır masalarda, camın hemen kenarında nasip olabilir. Yanınızdaki kişi/kişiler kafanızın dengi ise oyun da oynarsınız. Aşağıdan Küçük Ağa Camii’nin köşesinden, yukarıdan da hemen karşıdaki tarot falı bakılan cafenin sınırından hayali çizgiler çizersiniz. Bu çizgileri geçen, yaz ise kırmızı tişörtlü, kış ise kırmızı montlu kişileri sayarsınız: Aşağıdan gelenler benim, yukarıdan gelenler senin. On taneyi bulan hesaptan kurtulur. Ha bu arada kadınların kırmızı giymesi daha olası. Erkekler iki sayılır.
* **
Fındıklı’daki KaFiKa (Kaçırdığınız Filmler Kafesi) hala devam eder mi yaşamına bilmem. Ama hayatımda karşılaştığım en ilginç ticari fikirlerden biri gibi gelmişti ilk gittiğimde. Bu da böyle bir yazı sonu…
bugün 0, toplam 4 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- istanbulda mersiye













Ahmet Altan bir yazısında, “Eğer suyun kenarında oturup yeterince beklersen, bir gün sıkıntılar suyla beraber akıp gider.” demişti.
Bu akışkanlığın ortasında durup bekleyecek kadar “sağlam” olunabilirse, muhakkak sıkıntıları terapi eden yönleri de görünebilir. Yine de, akışkanlığa kapılıp gidenler de fazladır…
Anadolu güzellemesi ve taşra fantezisi üzerine yazmak farz oldu :)
bekleriz efendim:)
“İstanbul’a sonradan gelenler daha çok bağlanıyorlar bu şehre” diye düşünrdüm hep ya da etrafımdakilerin çoğu öyle… ama geçen gün “evet köylüyüm ve ben incir ağacında kahvaltı yapmış adamım” diyen bir arkadaşımla şehir taşra ayrımına girince gördüm ki aslında burada ciddi bir “aidiyet” meselesi var… belki Aya bundan da bahseder biraz:)
bu arada, uzun yıllar istanbul’da yaşayıp bir şekilde anadolu’ya gidenlerin, gittikleri yerlerde daha mutlu olmaları ilginç, hatta “neler çekmişiz şimdiye kadar istanbul’da” şeklinde memnuniyet ifade ettikleri de oluyor. ki bu kişiler “arım balım istanbulum” diyen kişilerdi.
bu, bir çeşit ototesselli midir, yoksa bizler mi büyütürüz bu şehirde yaşamayı kafamızda, anlamış değilim…
bize kattıkları ile seviyoruz belki istanbul’u.
üniversite için gelenlerdenseniz eğer bu şehre benim gibi, bunun buraya geldiğimiz yaşla alakalı olduğunu düşünüyorum. 17-18 yaşımızda henuz tam olarak şekillenmemişken hayata bakışımız; bizi biz yapan değerler, ilgi alanları, velhasıl her bir sey, bu sehirle dahil oldu hayatımıza. bütün o niteleme sıfatları.
ve donup arkaya baktığımızda, istanbul silinince geriye pek bişey kalmıyor gibi hissediyor insan.
ama ayrı bir büyüsü de var kesinlikle, “hem kendinden hem herşeyden razı ettiren” bir yanı. yoksa nasıl böyle, bildikçe daha çok seviyor oluruz.
sizin o ögretmen öğretmen üslubunuz bizim yorumlara da sirayet etti :)
“Bizler çok sonradan geldik” ifadesi hâlâ geçerli:) bu şehre üniversite için gelmedim, üniversiteden çok sonraydı kalıcı olarak gelişim.
“17-18 yaşımızda henuz tam olarak şekillenmemişken…” ifadenize kesinlikle katılıyorum, eksiği var fazlası yok hatta. bu coğrafya için, istanbul da bir süre nefes alınmamışsa hala şekillenmeyen bir şeyler vardır mutlaka insanın hayatında, yaş ne olursa olsun.
psikoloji ile kim uğraşır sitemizde bilmiyorum ama “yer fetişi” diye birşey var mıdır acaba?
“öğretmen öğretmen üslubu”, muğlak bulundu:)
sevgili editörler: emeğinize sağlık, sitenin baş kısmındaki seçme yazılar renk katıyor. ancak rica etsem -ve eğer gerginlik yaratmayacaksa:)- yazıların orijinal başlıklarını kullanabilir misiniz. teşekkür ederim.
teşekkürler sahidüş.
genelde yazıların orijinal başlıklarını kullanılıyor. fakat başlık çok uzun olduğunda kısaltmak gerekiyor çünkü manşetler 3-5 saniyede değişiyor.
O kısa zaman içinde okunabilmesi için kısaltıyoruz.
sevgiyle bilgilerinize :)
Valla manşeti yapan içinden geleni yazsın bence :) o kadar da insiyatifi olsun, uğraşmasının karşılığı olarak. manşeti hazırlayan dilediği yazıyı manşete koymaya ve dilediği başlığı yazma yetkisine sahiptir, sakin yasaya göre.
Ancak tavsiyem şudur ki anasayfada dönen yazılardansa 6 ay 1 yıl öncesinin yazıları manşete taşınsın.. Sitenin yeni müdavimleri eski güzel yazıları görsün..
sakin yasa da iyiymiş yalnız :)
ama şu da var: yazar belki o başlığı çok sevdi yazarken. tam da ona uygun bir şeyler döktürdü… bence birbiriyle hiç iletişimi olmayan insanlar gibi davranmayalım. Sahidüş’ün yaptığı gibi birisi manşetteki başlıkla ilgili bir ricası olduğunda ilgili editör’e iletsin. o da düzeltsin.
belki manşeti atan editör hanım (bu durumda mor paspas oluyor) daha güzel bir başlık bulur ve herkes kabullenir…
anlayışınıza teşekkürler, mor paspas:)