Bugün İstanbul’u gezerken aklıma gelen masum bir soru bu. Kayseri’de lise okurken, üniversite ile ilgili aklımdaki tek hedef İstanbul’a gelmekle ilgiliydi. Bölüm, üniversite yahut hangi yakada olacağını hiç düşünmedim. Lise 2′nin yaz aylarında çok sevdiğim birinin misafiri olarak bir haftalığına geldiğim bu şehirde bir gün “sâkin” olarak kalacağımı düşünüyordum. Kayseri‘de okuduğum ilkokul binasının yıkıldığını, ortaokul ve liseyi yaşadığım okulun da baştan sona değiştiğini düşünürsem, zaten Kayseri de benden pek memnun değildi. İstanbul’a beni çekenin ne olduğunu bilemesem de (eskiler, rızkın buradaymış evlâdım, derdi) buradan da ayrılmayı hiçbir şekilde düşünmedim. Avrupa ya da Amerika’da bir master, doktora; yahut bir başka şehirde bambaşka bir kariyer düşüncesi geçmedi aklımın köşesinden.
Bunları kendi serencâmımı anlatmak için değil, bilâkis bu kadar hayat inşâ sürecinin içinde İstanbul’un nasıl bir yer tutabileceğini gösterebilmek için söylüyorum. Hayata başlarken, İstanbul’u hep aklımın ucundan geçirdiğimi, hatta seçtiğim işi bile o şehrin en ücra yerlerine dahi gidebilecek şekilde ayarlamaya çalıştığımı da eklersem, sanırım yukarıdaki soru daha da anlamlı olacak.
Bugün Boğaz’da vapurla gezinirken, muhteşem bir manzara beklerken, o apartman yığınlarıyla karşılaştım. Yanımdaki “yabancıyla” muhabbet ederken, ona 50 yıl önce buraların hep ağaçlarla kaplı olduğunu söyledim. İnsanların bu şehirde hep yorulduğunu, belki bu nedenle biraz da öfkeli olduklarını ekledim. Sanki, şehirle olan bütün hesaplaşmamı o anda yanımdaki “turiste” anlatıyordum. Üstelik duramıyordum da bir türlü; “Biz Türkiyeliler, herhangi bir konuda kendimizi eksik hissettiğimizde öfkeleniriz” dedim sonra. İş disiplininden ve rasyonel düşünceden kaçıyoruz sürekli, rahat ve aldırmaz oluyoruz. Kendi iç dünyamızda sıkışmışız, yurt dışına çok az çıkıyoruz. Genelde ülke içindedir seyahatlerimiz.
Günlerdir otobüste, vapurda, sahildeki banklarda, metroda, tramvayda yahut üst geçit merdivenlerinde karşılaştığım gözlerde okuduğum o “hâli” bir anda döküyordum kelimelere. İstanbul, Türkiye‘nin bir özetidir, diyordu birisi yakın zamanda. Madem öyledir, İstanbul’da yaşayan insanlar arasında dolaşırken aklıma gelen her şey de Türkiye ile ilgilidir. Bir şehrin sâkinleri de bir şekilde şehirden bağımsız düşünülemiyor hâliyle. Namık Kemal‘in zamanında Londra‘ya düzdüğü methiyelerin aslında Batılı insana dair olduğunu da uzaktan uzağa anlıyordum.
Yanımdaki Batılı hanımefendiye kendi insanımı şikayet ederken, bir yandan da Japon bir yöneticinin hâlinden şikayetçiyken beraberce, kendimi bir an o romantik Genç Osmanlılar‘ın yerine koydum. Bütün bir kuşağı etkileyen Namık Kemal’in neden Batılı olmak istediğini düşündüm. Neden batılılara bizi anlatmaktan kaçındığını, fakat bize gelip batılıları anlattığını hatırladım. Tevfik Fikret‘in “Promete” olup, Batı’dan çalacağı ateşle, “bizi” aydınlatmak isteyişindeki hikmeti kavradım bir kez daha.
Biliyordum, yanımdaki Batılı hanımefendi benden daha az biliyordu Batı‘yı. Yahudi ve Hristiyan mitolojisini, Antik Yunan ve Roma İmparatorluğu felsefesini, Rönesans düşüncesini, Aydınlanmayı, Endüstri toplumunu, Moderniteyi, Birinci ve İkinci Dünya Savaşını, Toplumsal dönüşümleri, Devrimler tarihini, Komünizmi ve Sosyalizmi, Soğuk Savaşı, Postmoderniteyi, Geç-Kapitalizmi, Liberalizmi, Neo ekli bütün o başka izm’leri. Dahası Doğu‘yu biliyordum. Hint‘i, Çin‘i, İslam’ı, İslam içre onlarca düşünceyi… Koca bir edebiyatı ve felsefeyi. Görsel malzemeler olmadan yaratılmış olağanüstü bir yazılı mirası. Binbir Gece Masallarının orjinal isminde yazıldığı gibi, “Binbir Geceyi” ve “Bir Geceyi”.
Sonra yanımdaki hanımefendi döndü ve İstanbul‘un en çok da “iki kıta arasında bulunma halini” sevdiğini söyledi. Daha önce Tanpınar‘ın ve Oğuz Atay‘ın ve Orhan Pamuk‘un yazdığı gibi. Yusuf Atılgan‘ın ve başkalarının. Bejan Matur‘un şiirleri gibi. İsmet Özel‘in nefreti gibi. Tevfik Fikret‘in hayranlığı gibi. Doğu ve Batı arasında bulunma hâline herkesin bir tepkisi vardı elbette.
Kulağımda Mozart‘ın Lacrimosa’sı ile bir camiye giriyordum. Yahut dudağımda Mevlana‘dan bir şiirle Nescafe‘mi yudumluyordum.
Kimisi, bu iki medeniyetten birinden nefret ederek varoluyordu, kimisi birine koşulsuz hayran olarak. Bazısı, her ikisinden de kaçmaya çalışıyor, bazısı her ikisini de yaşıyordu. Arada bulunma hâliydi bu. Araftı.
Yanımdaki Batılı hanımefendiyle vedalaştıktan sonra, eve gelip bunları yazıyordum işte. Kulağımda İspanyol ezgilerini ve Erkan Oğur‘un perdesiz gitarını, yanık bir Anadolu sesiyle birleştiren bir müzikle. İstanbul gerçekten o kadar da güzel mi? Siz karar verin efendim…
İlginizi çekebilecek başka yazılar
İlgili yazı yokmuş



















bir soluk… ben hayatımda istanbul’un yerinin böylece güzel tespitini kimselerden okumadım. benim cahilliğim midir, yazarın ustalığımıdır siz deyin. yürüdü gitti istanbul gözümün önünde, bir o yana bir bu yana
Daha dün gece yine sabaha kadar bogaz manzarali bir tabloyu boyayip bitirmis biri, yani bir Istanbul asigi olarak, su yaziyi okurken “iyi ki yakinda gidiyorum” dedim. Yoksa yine hasretim depresirdi feci bir sekilde. Neyse ki az kaldi…
Ama bunun disinda ne gecti (bir ablan olarak), onu da yazmadan edemeyecegim (biliyorsun ben icimden geleni yazmayi severim):)
Dedim ki, “ya bu aya bukadar gencecik biriyken böylesi ici dolu dolu, birikimli, etkileyici yaziyor…onun, uzun yillar sonra, 50-60 yaslarina geldiginde yazdigi yazilari okumak isterdim…kimbilir onlar ne muhtesem olur”
Ama onu ben göremem artik ne yazik ki. Kismet:)
50-60′a kadar ben yaşayabilecek miyim bakalım. 40 ideal diyorum eşe dosta…
teşekkür ederim övgü dolu sözleriniz için. ne derler, “teveccühlerinize layık olmaya çalışacağım…
masallah hocam.
editör’ün notu: sayın leyl adlı kullanıcı (ben aya, naber?) daha nitelikli yorumlar bekliyoruz sizden.
Ha dogru, senin yaslardayken insan 40′li yaslari “bir ayagi cukurda yaslari” olarak görüyordu degil mi? Hatirladim. Ama o yasa gelince hic öyle hissetmiyor insan, emin ol:)
yok 40′ı “yaşlı” bulduğumdan değil, ancak o kadarına nefesim yeteceğini düşündüğüm için. 40′ıma geldiğimde tekrar konuşalım :)
Yoo, ben gercekten öyle görüyordum mesela, saka degil. Ama yasadikca ögreniyormus insan bazi seyleri, bircok sey gibi, bakis acilari da degisiyormus. Öyle görenleri ben hic yadirgamiyorum sahsen:) Olur konusalim:)
keşke şu ismet özel’i katmasan işin içine. :-P
ama tevfik fikret’i anmışken, ismet özel’i anmamak olmaz. hem ismet özel’le ilgili çok “şahsi” düşüncelerim var. aşk ile nefret arasında… illa ki girmeli o metne :)
doğrusu ben kendisini hiç okumadım, şöyle bir uzaktan baktım. ama metinlerinin de kendisinin de tavrını duruşunu sevemedim. şiddetle uzak durmam, aramıza bir mesafe koymamız gerektiğini söyledi hep bana.
kim mi söyledi? içimdeki bir ses.
biraz kişisel bir istek olacak ama adı anıldığında yazıdan kopmamı sağladığı için adı geçmezse daha mutlu bir okur olabilirim.
evet yüzsüzlüğün bu kadarı.
:)
Yalniz degilsiniz Tevfik Tek. Ya da ben mi yalniz degilim? Ya da simdi birileri cikar da “hepimiz Ismet Özel’iz!” der mi ki?:=)
burada yorumlari da editleme imkani olsaydi ne iyi olurdu diyesim geldi:)
istanbul, söze sığmayan…
bütün “sevme”lere dair teorileri yıkacak kadar. elif safak’ın bir kitabının arka kapak yazısında, sevilen ne kadar uzaktaysa o kadar çok sevilir diyordu ya. istanbul başka, alıştıkça daha çok seviyor insan. öyle yeri dolmaz bişey oluyor.
not: bir haftalığına şehir dışındayım, insan nereye gitse istanbulu özlüyor :)
Dünya zıtlıklarla vardır, insan da öyle, İstanbul da hakeza..her rengi az çok barındırır içinde, tıpkı bu yazı gibi…