1994Edebiyat hocamız demişti ki henüz üniversite ilk sınıfta, “Batı’da romanın ortaya çıkması, “itiraf” geleneğinden gelir. İnsanlar eskiden Papazlara itiraf ettiklerini bir süre sonra edebi bir form içinde yazmaya başladılar.” Katılmamak elde değil. Cemil Meriç, romanın “evlerin çatısını açıp bakmak” olduğunu savunur. Hiç roman yazmaz, hatta roman yazmayı lüzumsuz bulur ama Balzac, Zola, Dostoyevski kahramanlarıdır. Belki de Sartre gibi, “felsefi roman” türünü beğenirdi merhum. Yine de romanın “muhafazakar” olamayacağını belirtir çoğu yerde. Tanpınar’ı muhafazakar diye niteleyenler hakkında ne düşünür emin değilim. Zaten bu “muhafazakar” kavramı da bir türlü oturmamış kavramlar yığınında yerini bekler. Türk kahvesi dururken, Cappucino ya da Nescafe içmeyi muhafazakar olmamak olarak görebilir miyiz?

Neyse, bizde itiraf geleneği yoktur sanılır genelde. Müslüman, günahlarını hep içinde tutar ve nihayet bastırdığı hislerin kurbanı olur, diye bir gözlem aktarılır bazen eserlerde. Oysa Tasavvuf geleneğinde yer alan Rüya Defterleri vardır. İnsan zihninin en çıplak halidir o rüyalar ve Tasavvuf dairesine dahil olanlar, deftere işledikleri bu rüyaları şeyhe aktarırlar. Bu gelenek bile başlı başına bir roman geleneğine götürebilirmiş bizi. Yahut “tövbe” geleneğinin bir yerinde Yaratan’a karşı Yaratılan’ın aczini ifşa etmesi ve böylece kendi hâlini itiraf etmesi vardır. Türkiye edebiyatında böyle bir geleneğin izlerini görmek pek güç. Safiye Erol okumuşsanız, belki biraz görürsünüz. Yahut Elif Şafak o ekole yaklaşmıştır ucundan kıyısından. Ama Cemil Meriç’in bahsettiği ölçüde “evlerin çatısını açmak” meselesi, Batı’da zamanla “zihinlerin çatısını açmak” konusuna doğru seyrederken, bizde henüz tam manasıyla meselelerin kıyafetlerini çözmek işi oturmuş mudur? Emin olamıyorum… İstisnalar mevcut elbette.

İtiraf müessesesi, ortalığa günahını döküp saçmak gibi algılanıyor çoğunlukla. Geçenlerde sinemanın “sapkınlığı normalleştirme” çabası olduğunu yazmıştım bir yazıya yorum olarak. Bir katilin “nedenleri” hem de çok “geçerli” nedenleri olabileceğini belirten her film, biraz böyledir nihayetinde. Godfather’da, baştan aşağıya kötülüğe bulanmış bir adamın, kardeşini bile öldürürken aslında “masum” olabileceğine kanaat getirmedik mi? Biraz edebiyat ve sinema, bu sanatı icra edebilmekle ilgili. Anormal görünen bir durumu, “bakın onlar da insan” diyerek gösterebilmekle. “Suçu kazırsanız, altından insan çıkar”; Raskolnikov (Suç ve Ceza), yaşlı kadını öldürürken, vicdanını rahatlatıyordu ve okuyucu da rahatlamıyor muydu?

J.J. Rousseau, itiraflarını tarihte ilk kez kendini de “kötü adam” olarak göstererek yazarken, aslında bir yandan “Papazlara gerek yok, biz birbirimize de itiraf edebiliriz düşkünlüklerimizi” demiş oluyordu. Bizde itiraf.com ekseninde başkalarıyla mavra yapmak için kullanılan bu geleneğin aslında “insanın kendi gerçekliğine inebilmek için kullandığı bir eylem” olmasını beklemek şaşırtıcı. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yahut Oğuz Atay’ın karakterlerindeki o düşkünlüğü böyle çıplak verebilmelerine hayret etmemiz de bundan. Kendini o mertebede tanıyabilmek zor zanaat vesselam. Genelde kendini haklı çıkarmaya alışkın bir nefsin, gün gelip de “Aslında ben ne haltlar yedim” demesini düşünmek bazen bir hayal. Fakat kabullenmeden de tövbe olmuyor.

Roman okurken, kitabı bir kenara koyup acz içinde tövbe etmenin çok mistik göründüğünün farkındayım. Lakin, itiraf etmek her daim bir rahatlamadır vicdanda. Hitler, intihar ederken pişman mıydı dersiniz? Yoksa tamamen kibrinden dolayı mı intihar etti? İşte insanlığın sorması gereken soru da burada: İtiraf bazen bir pişmanlık göstergesiyken, bazen de “kibir” haline bürünüyor. Pek çok romancı, kendi düşkün hallerini satırlara başka karakterler hüviyetinde dökerken “kibrini” konuşturuyor çünkü. Kendi nedenlerini saçıyor ortalığa. Vicdanını konuşturuyor. Dostoyevski ve Albert Camus’yü farklı kılan da bence bu. Vicdandaki samimiyetsizliği sorgulamak büyük iş. Fakat insanın kendi gerçekliğine inmesi de apayrı bir imtihan. Çünkü o gerçeğe dayanmak kabil olmayabiliyor…

Bu arada fotoğrafın hikayesi de şu: Kevin Carter isimli bir fotoğrafçı bu fotoğrafı Afrika’da çekiyor. Bebek emekleyerek Birleşmiş Milletler kampına gitmeye çalışıyor. Yakında bir akbaba ölmesini bekliyor. Fotoğrafçı çektikten sonra oradan ayrılıyor. Çocuğa ne olduğunu kimse bilmiyor. Fotoğrafçı, Pulitzer ödülü alıyor bu fotoğrafla ve 3 ay sonra depresyona girip intihar ediyor. Ve evet, intihar da bir itiraf yoludur…



İlginizi çekebilecek başka yazılar

İlgili yazı yokmuş


“İtiraf Etmenin Dayanılmaz Hafifliği” için 7 yorum. Var mı arttıran?

  1. dilinkemigi | 4 May 09 (22:15)

    “Vicdan azabi” adli yazimi hatirlattin bana aya. Orada ben de buna benzer seylerden bahsetmistimm belki hatirlarsin (Michael Corleone’nin günah cikartma sahnesi)

    Vicdan azabinin artik en dayanilmaz son noktasi oluyor sanirim itiraf etmek. Bu fotografci icin de aci bir itiraf olmus gercekten.

    Ve evet… cok dehset bir fotografmis.. cok etkilendim.

    Eline saglik.

  2. ayasophia | 4 May 09 (23:01)

    evet o yazıyı bilerek yazdım zaten bunu… fotoğrafı ilk kez ortaokuldayken görmüştüm. çok etkileyici gerçekten… bu itiraf etme meselesine takıntılıyım zaten. itiraf, kibirden mi yoksa acz’den mi geliyor ayrıştırmak lazım…

  3. kirpininmordikeni | 7 Şub 10 (0:26)

    “Mütereddit bir Mutasavvuf: Üsküplü Asiye Hatun’un Rüya Defteri”ne de bir göz atın derim.. Cemal Kafadar’ın elinden çıkan bir kitap. Rüya defteri tabi Asiye Hatun’a ait.

  4. ayasophia | 7 Şub 10 (13:03)

    yahu bu yazıda “Rüya Defterleri”nden bahsetmişim de Cemal hocanın makalesini unutmuşum. iyi ki hatırlattınız; artık ona müstakil bir yazı yazarım.

  5. kirpininmordikeni | 8 Şub 10 (22:19)

    evet eksikligine sasmistim ben de.. yazarsaniz, severek okuruz, hos olur, güzel olur. Cemal hocanin derslerini bi kez daha hatirlariz, kendisi bi tanedir :)

  6. ayasophia | 8 Şub 10 (22:35)

    cemal hoca’dan ders almadım :) lakin Asiye Hatun üzerine yazmak muradım olsun…

  7. kirpininmordikeni | 8 Şub 10 (23:20)

    o da olur :) belki haberdarsinizdir, olsun, diger meraklilari icin Cemal hoca’nin Asiye Hatun’a yaklasimini elestiren bir makalenin de linkini verelim: http://www.tasavvur.org/eskiler/yedinci_sayi/Tasavvufta.htm (yorumlara dogrudan link vermece yok mu burda?). Melek Pasali’nin kaleminden, Keskül dergisinden iktibas.

Yorum yazmaca