Bir tek bizde var sanırdık eskiden zengin kız- fakir oğlan (ya da diğer kombinasyonu) hikâyeli filmler. Oysa bazı Hollywood yapımı filmlerde, misal “Pride and Prejudice”te Elizabeth-Darcy aşkı bizdekilerden daha mı az klişedir? Hatta Tim Burton’in “Curpse Bride”ı bile biraz öyle değil midir?
“Ben o tarz eğlencelerden hoşlanmıyorum”
“Al şu parayı bırak kızımın/oğlumun peşini”
“Biz ayrı dünyaların insanlarıyız”
Sagopa şarkıları dinlerkenki kadar bile beyin kıvrımlarınızı çalıştırmanız gerekmeyen filmlerimiz var bizim. (Sagopa şarkıları kadar komplike şeyler beklemek çok mu hayalperestçe :) Sahi, öyle laflar ediyor ki adam, bir mısraya sığdırıyor bazen onca şeyi. “Omzundaki yükleri sal dünya” yahut “Bu yeniden başlamasından korktuğum kaçıncı sondu”. Ya da “sırat”ı anlattığı “Değişirsem Yanarım”da “İncecik ip üzerine kocaman ayaklarım bindi” diyor. Sokrates’ın sesini duyuyorum bi yerlerden: “Sorgulanmamış bir yaşam hiç yaşanmamış demektir.”)
Yeşilçam’da var, Holiwood’da var, Boliwood’da hayli hayli var. E uzak doğuda yok mu bu tarz filmler? Tabii ki var. Yalnız bizdekiler mutlu sonla bitiyor hep. Oysa beklentilerin aksi çıksa çok daha etkili oluyor kanaatimce.
Takeshi Kitano’nun hem yazıp hem yönettiği “Dolls”taki üç ayrı aşk hikâyesi de mutlu sonla bitmiyor.
Nişanlısı başka biriyle evlenmeye kalkışınca intihar eden bir genç kız, bir gün döneceği umuduyla sözleştikleri parka gidip sevgilisini bekleyen bir kadın ve ünlü bir şarkıcıya âşık bir genç adamın hikâyeleri anlatılıyor bu dokunaklı filmde.
Bu biraz arabesk biraz depresif filmde sembolik bir sinema dili kullanmış yönetmen. İntihar girişiminden sonra üç yaşında bakıma muhtaç bir çocuğa dönüşen Sawako’nun tökezleyerek yürümesini, yahut oyuncağı bozulunca göz yaşı dökmesini izleyen esas oğlanın çektiği acıyı izleyiciye hissettirmeyi başarıyor. Ve tabii çaresizliği. Elinden bişey gelmediğinde kıza sarılarak ağlaması ve pişmanlık duyması, “Babam ve Oğlum”da Çetin Tekindor’un Fikret Kuşkan’a sarıldığı sahneyi hatırlatıyor.
Düşük tempolu “Dolls”u seyrederken, mutfağa gidip gelebilirsiniz çay koymaya. Yahut bir yandan muhabbet edip bir yandan fotoğraf sergisi geziyormuşsunuz gibi hissettiren bu filmi izleyebilirsiniz. Usual Suspects tarzı filmler gibi her cümlesini dikkatle dinlemenizi gerektirmese de, hoş detaylar yok değil. Görselliğe çok önem veren bir yönetmen Kitano. Misal esas kız ve esas oğlanın mevsimlere göre renkleri değişen kıyafetleri. Tabiat muhteşem bir arka fon teşkil ediyor filmde. Birbirlerine iple bağlı bu iki kahramanın baharda çiçeklenmişken ağaçlar yahut sonbaharda sarı yapraklar arasında yürüyüşlerini gösteren sahneler birer tabloyu andırıyor.
Kırdıkları kalpleri (çok geç te olsa) tamir etmeye çalışan kahramanlarımız, bize sadakati ve bazı şeylerin değerinin ancak kaybedince anlaşıldığını anlatıyorlar.
On parmağında on marifet bir zat-ı şahane olan Takeshi Kitano’nun kendisinin oyuncu olarak yer almadığı tek filmidir Dolls. Zira her filminin senaryosu, müzikleri hatta filmde gördüğünüz tablolarda bile imzası vardır. Kendi tarzının çok dışında olan bu filmi, hep şiddet dolu filmler yaptığını söyleyenlere, “ne kadar duygusal bir adam olduğunu göstermek için” çektiğini söylüyor.
Bir başka yazıda “hayatı film” olan Takeshi Kitano’nun çocukluğuna ineceğiz efendim, duyurulur.
bugün 1, toplam 24 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- bebekler kitano
- bitmiyor aşklar
- uzak doğufilmleri
- görsel şölen filmler
- uzak doğu filmi













dün “departures / son veda (gidişler, dense sezâdır)” isimli filme gittim ve ilk defa bir, japon filmi gibi olmayan japon filmi izledim sanırım… tabi illa ki geleneklere gönderme vardı, fakat daha “batılı” bir filmdi.
Bu filmi duymuştum, izlemeyi isterim;)
kikujiro no natsu ile tanıdım bu adamı. çok güzel eğlenceli bi filmdi. bakalım bakalım bunu da izleyelim :)
suki’nin oyuncak bozulunca ağladığı sahne çok dokunaklıdır. ısrarla kızın sevdigi adamın şimdi yanıbaşında olduğunu fark etmesini ve onu nihayet tanımasını beklersiniz ama hayır…