İlkokulda “yazmak” hiç aklımda yoktu. Hatta kompozisyon derslerinde, “işsizlik” konusunda yazılar yazan manyaklar vardı sınıfta; buna rağmen hiç öyle dertlerim olmamıştı. Sadece bir şiir yazmıştım, o da bir şarkıdan esinlenerek. Ortaokulda, sonraları, şiir ve deneme yazmaya başladım. Orta-3′teki yıllık ödevim, Cemil Meriç’in Jurnal (2cilt) kitabından esinlendiğim bazı makaleler yazmaktı. Hep hayıflanırım o yazıları kaybettiğime. O ödevden bir makaleyi bir tanıdığıma gösterdiğimde, bana yerel bir dergide yazmayı teklif etmişti. İnsan deneme yazarken daha “açık” olabiliyordu sanırım. Sonra lise yıllarında ilk kez öykü formatında şeyler yazmaya koyuldum. Deneme yazmayı içselleştirerek bir nevi “içe yolculuk” yapmaya başladım. Oradan dışarı taşanları da karakterlerin sırtına yükleyerek bir şeyler karalıyordum. Öykülerimi yakınımda, sevdiğim insanlara okuttuğum için de “esaslı eleştiriler” alamadım hiç.
Ta ki, üniversitede kendimizce dergi çıkarana dek. İlk aldığım esaslı eleştiri; “yazdıklarından hiçbir şey anlamadım!” olmuştu. Evet, yazıyordum bir şeyler ve benim için çok şey ifade ediyordu; ancak onu okuyanlara açılmıyordu metin. Zira benim anlamlı bulduğum kelime ve sembollerin arkaplanındaki, kişisel tarihimdeki yerlerini kimse bilmiyordu. Zamanla Paulo Coelho’nun Zâhir’i ve biraz da Nietzsche’nin o dolambaçlı metinlerini okuyunca, aslında kısa bir aydınlanma yaşadım. Kendimi anlatmaktan öteye gitmiyordu aslında yazma eylemim; madem öyle, kendi hayatımla başkalarının hayatını karşılaştırarak ortaya metinsel bir iletişim çıkarabilirdim.
/elbet şiir olacak şairin tesellisi
Ve en kötüsü bile işe yarayacak aşklaşmaların
Yazana değilse bile okuyana faydalı
Bak aynı başına gelmiş adamın benim başıma gelen
O da üzülmüş aynı benim gibi
benimki daha acıklı değil
onunkinden, fiyakalı değil onun acısı benimkinden
Sade güzel olan kelimeler..
sade kelimeler…
kelimeler…/
Dediği gibi şairin. Ben ne kadar açmışsam kendimi, o kadar anlaşılır olmuştum nihayet. Yalnız bu Rousseau’cu dönem, bir nevi “itiraflar” dönemi, insanı giderek “kamusal” bir varlık olarak tanımlıyordu. Yazdığım öykülerde, yaşanmışlıklar o kadar belirginleşmeye başladı ki, okuldaki dergide yazdıklarımı okuyanlar, bana kendi hikayelerini açmaya başladı. Yukarıdaki şiir alıntısında dediği gibi, herkes o “benzerliğin” farkına vardı. Buna olağanüstü sevinmiştim; çünkü yazmaktan kastım tam da buydu. İletişimin bir başka şekliydi aslında “yazmak” ve yazar ulaşılabilir olduğu müddetçe, bu durum önemli bir iletişim aracıydı.
Ancak “kapalı yazmak” hâlâ uyguladığım bir yöntem olarak kaldı; çünkü bazen insan “sır örgüsü” oluşturmak ve okuyucusu zorlamak istiyor. Bir nevi, tanrı-yazar sendromu bu aslında. Bir nevi sınama. Okuyanın isteğini kamçılayan ve bir yandan da onu sorgulayan bir mekanizma kurmak. Usta yazarların yaptığı, bunun en kompleks hâlidir; Jorge Luis Borges mesela labirentlere sokar okuyucuyu, Gabriel Garcia Marquez artık takip edilemez hâle gelen bir silsile sunar, Orhan Pamuk sık sık “Bakalım yeterince takip ettiniz mi?” diye sorar.
Kapalı yazmakla, böyle “gizleyerek” yazmak arasındaki fark da, yazarın kurguda ustalaşmasında yatar. Nihayet, yazılan şey anlaşılmasın diye değil, çetrefilli bir biçimde ve yeni bir şekilde verilsin diyedir. Aslında yazar, dağın üstünü bir çırpıda aşmak yerine, etrafında dolaşır ki, bambaşka imgelerle ilişkiye girilsin ve altmetin denilen o saklı gerçeğin heybesi doldurulsun.
Kapalı yazanlarsa, aslında kendilerince doğrudan söyledikleri bir meseleyi içsel imgelerle donatıp, tek yönlü bir anlamlandırma girişimine başvururlar ki; bazı ‘ikinci yeni’ şairleri bu muamma içinde “hoş” şiirlere imza atmışlar. Amatör yazarlarsa (benim gibi) bununla ancak “yakın” bir okuyucu kitlesi elde ederler ve daha çok çabalamaları gerekir.
bugün 0, toplam 2 defa okundu...













bu yazıda yazarlık serüveninizi anlattığınızı gözönünde bulundurursak bir yazar sadece kendini anlatmak ve ifade etmek için mi yazar olur yoksa ülkeyi temsil etmek gibi bir görevi de var mıdır?(orhan pamuk bu soruya ilk seçenekle cevap verdi geçenlerde.)
ülkeyi temsil etmek için bir şey yapmak bana pek mantıklı gelmiyor. sen zaten bir işi iyi yaparsan, ülkeni de iyi temsil etmiş olursun doğrudan. bu nedenle ben “iyi yazmak” için yazmak isterim; ilk şıkka daha yakın :)
“yazmak yazabilmek çok adil bir süreçtir, kendinizi beslediğiniz bunun için ter akıttığınız… ölçüde yazabilirsiniz..
şüphesiz yazmak topraktır ve siz bu toprağı işlediğiniz sürece ürün almaya devam edersiniz…”T.Tufan
otuzuncu harf dergisinde güzel bir röportaj-2006/genç arkadaşlara yazım alanlarını genişletmeleri için bir kaç söz…
yeni bir şey söylememiş t.tufan… lakin evet doğru söylemiş.
bazen her gün okuduğumuz ya da dinlediğimiz bir şeyde yeni bir şey yakalamasak bile yenilendiğimizi hissederiz…bunu niye yazdım bilmiyorum belki her gün ajandamın ilk sayfasında bu satırlar bana baktığı için..