Sakinkafa.com’da kaybolan yazıların sahibi olaraktan, kaybolmak üzerine bir yazı islendi aklıma. Bu “islenmek” fiili çok hoşuma gider. Yılmaz Erdoğan bir şiirinde, Ahmet Arif için kullanıyor. Çok da “şairane” bir kelime ayrıca. Hem demiş ya bir başka şair, “İnsan yeryüzünde şairâne oturur” diye. Öyle bir oturunca insan yeryüzünde, ne yapacağını şaşırıyor ve nihayet şu güzel cümleye sığınıyor: “Eğer insanların çoğuna uyacak olursan, seni doğru yoldan saptırırlar…” Evet, insan kendi yolunu inşa etmek zorunda bırakılmasıyla meşhur bir canlıdır yeryüzünde. Şairâne oturmuyorsa bile, düşünerek ve bilerek oturmalıdır. Madem bu kadar “âkil” bir varlıktır, o halde neden kaybolur?
Jorge Luis Borges, labirentlerin yazarıdır. Hikayelerinde labirentlerden bolca bahsederken, metnini de labirent gibi kurabilme yeteneğine sahip usta bir yazar. En çok onun hikayelerinde kaybolmak ister genelde sadık okuyucuları. Borges, Arjantin Milli Kütüphanesinin müdürüdür aynı zamanda. Binlerce kitabın ortasında, sürekli kitaplarla haşır neşir bir yalnız yazar. Ve ironi denilen şeyin canlı örneğini verebilmesi için belki de, Tanrı ona körlük ihsan etmişti. Son zamanlarında kör olarak yaşayan labirentlerin yazarı, henüz ölmeden önce, dünya denilen bu cangılda (jungle ingilizcesi) kaybolmuştu belki de. Bu nedenle de Borges’in kaybolması kadar hoş bir hikayeye de rastlamadım. Kitap okumayı çok sevip de kör olan tek kişi değildir elbet (Jean Paul Sartre ve cemil Meriç geliyor aklıma) fakat labirentlerin ve bir de bilmecelerin yazarının kör olması, bambaşka ironik bir ayrıntıdır.
İnsan hep bilmediği yerlerde kaybolacağını sanır. Oysa çoğu zaman “fazlaca” bildiğimiz yerlerde kayboluyoruz. Mesela sakinkafa.com’da çok rahat kaybolabilirsiniz. Yazıdan yazıya zıplayarak. Sanal dünyanın böyle bir yanı var. O kadar çok şey anlatıyor ki aynı anda, bir derya gibi. İçine girince, neleri keşfedeceğimizi bilemediğimiz gibi, nereden darbe alacağımızı da kestiremiyoruz. Dünya, sanal olmadan önce de böyleydi aslında fakat “özümseyerek” yaşamayanlar için, şairâne oturmayanlar için, diğer pek çok şey gibi “bilinen” olma özelliğini koruyordu. Oysa, dünya tam da bilinmezlikler içindeyken güzel. Bir çocuk gibi sağından solundan bulmacaları çözerken. Labirente dalıp, çıkışı ararken. Diğer türlü rutine girmiş bir hale geliyor. Güneş her gün doğup her gün batarken, bu alışılageldik halden sıkılabiliyor insanlar. Oysa ressamlar gibi, güneşin doğuşunu binbir türlü şekilde algılayıp, resmedebilsek zihnimizde, işte o zaman şairâne oturmuş oluyoruz.
Sakinkafa.com’da kaybolan yazılar da belki aranmayı bekliyordur… Labirentlere girmiştir de, çıkışın nerede olduğunu soracak birilerini hedef almıştır. Hayır biz böyle oturduğumuz yerde iyiyiz diyorsanız, Tarkovski’nin (Nohut’un favori yönetmenlerinden) Stalker’a davet ediyorum sizleri… Aramaya inanın :)
bugün 0, toplam 30 defa okundu...
Bu yazı için Google'dan Gelen Aramalar
- kaybolmak
- i̇ki̇ noktanin kaybolmasi













aman kaybolma sen gene de, bosver.
en iyisi geçtiğimiz yerlere silinmeyecek işaretler koymak,böylece tekrara düşmeden aradığımızıda, yolumuzu da buluruz, arayan da bizi bulur.
zaten kaybolma meselesinin olayı da o biraz: işaretleri hatırlayabiliyor muyuz?
fotoğraf çok güzel gitmiş yazıya..:)
stalker: aradığınız şeye varmak için bazen dimdik ona doğru gitmek, bazen tam tersi istikamete…
yok merak etmeyin kaybolmadım :)
evet leyleği havada gördüğüm doğrudur, hatta leyleği yuvasında bile gördüm.
leylek köyleri gezildi, raporlar temiz, herkes keyfinde.
ben de orda burda…